Gönül İnsanları (M. ZAHİD KOTKU r.a)
11 Ocak 2008 Yazar: kara_al |
Kategori: Gönül İnsanları
Etiketler:ayet, deryadan katreler, dua, gönül insanları, hadis, ilim, iman, kuran, m. zahid kotku, maneviyat, mesneviden, nur
Rahmetullàhi Aleyh’in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş.
Soyadının "mütevâzi" mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.
Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (rûmî 1313, milâdî 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı’ndaki baba evinde vâki olmuştur.
Ailesi
Baba ve annesi Kafkasya’dan 1297′de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i Peygamber SAS sülâlesinden bir Seyyid’dir. 1929′larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.
Annesi Sabîre Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı’na gömülmüştür.
Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şâkir (1308 - 1335) subaylık yapmış, Kudüs’te Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. [1981] Bunlardan Pakize Hanım’ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)’dir.
Tahsili, Askerliği
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi’nde okudu, Maksem’deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi’ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332′de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul’a döndü.
10 Temmuz 1335′de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.
Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri
İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camii’nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisâb eyledi. Günden güne ahvâlini terakki ettirdi.
Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü’l-Ehadis, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.
Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929′da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü’nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46′dan 1952′ye kadar hizmet eyledi.
1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a nakl olarak Fatih’te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi’nde vazife gördü.
1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi’ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.
Vefatı
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A), ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şiddetli ağrılarından muzdaribdi. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubat’ında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980′de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.
Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı’nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980′de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980′de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsin’ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken ahirete irtihal eyledi.
Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.
Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye’nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi’nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu’nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa’dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.
Vefatı İslâm Alemi’nde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan’da, Kâbe’de, Kuveyt’te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.
Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:
Arkamdan Ağlama
Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma!
Bana ağlama,
"Yazık, yazık!" "Vah, vah!" deme!
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.
Yazık yazık asıl o zaman denir.
Cenâzemi gördüğün zaman "Elfirak, elfirak!" deme!
Benim buluşmam asıl o zamandır.
Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma!
Mezar cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret!
Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden insan tohumu için
Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?
Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf’un kuyuya düşünce niye ağlarsın?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç!
Çünkü artık hay-huy’un, Mekânsızlık aleminin boşluğundadır.
Ahlâk ve Şemâili
Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selâm verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti àlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.
Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.
Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.
Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık eli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyzyab u nasibdâr buyursun…
Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn SAS ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn.
Halil Necâtioğlu

HALİD YAŞAR 19 mart 2008 Üsküdar
MEVLİD KANDİLİ
Euzübillâhi mineş şeytanir racîm Bismillâhir rahmanir rahîm El-hamdü lillahi Rabb-il-alemin, ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahabihî ecmaîn. Racîm olan şeytanın şerlerinden Allahü teâlâ hazretlerine sığınır; Rahîm ve Rahmân olan Allahü celle ve alâ hazretlerinin ism-i şerifini yâd ile… bir Fatiha üç İhlas-ı şerif okuyalım…Beraberce selavat getirelim…
Mevlud veya Mevlid diye telafuz edilir halk arasında. Lûgat anlamı: Doğma.Dünyaya gelme. Doğulan yer veya zaman.Hz. Muhammet (s.a.s.) in doğumunu anlatan manzum eser.
Bu gün Allah cc un bizleri yani Müslümanları küfürden kurtadığı gün.Hz. Muhammet s.a.s.in alemlere rahmet olarak göderildiği gün. Bugün Müslümanların en büyük bayramı Kurban bayramından Ramazan bayramından da böyük bayaram.Mevlit Kandili Efendimizin Dünyaya teşrif ettikleri gün . Bu gün Hz. Muhammet s.a.s.i Peygamber olarak gödermeseydi Allah cc bizim halimiz nice olurdu ona tabi olanların cehennemden kurtuluş günü bugün.Nekadar Kur’an okursak nekadar salatu selamlar getirsek nekadar hayır hasanat yapsak nekadar fakir fukaraya yardım etsek yerindedir. Yani Kurban ve Ramazan bayramlarında neler yapıyorsak bugün Mevlid kandili günü daha fazlasını yapmalıyız. Hz. Muhammet Mustafa s.a.s. in Dünyaya geldiğinde Annesinde lohusalık hali olmadı. Hani hanımların doğum yaptıklarında 25.30.40 gün lohusalık hali hiçmihiç olmadı Annesi tertemizdi. Efedimiz s.a.s. de secdeye kapanmış halde Allah cc ya tazaru ve niyaz eder halde idi.Konunun bu yönüne girmeyeceğim.Bir kadınki doğum yapmış lohusalık hali olmasın şimdiye kadar insanlık tarihinde görülmüş duyulmuş bir şey değil Ama alemlerin Efendisi dünyaya geliyordu. Hz. Peygamber Muhammet Mustafa s.a.s. kızı Fatma validemiz Fatıma-tüz Zehra müslümanların anası,da hayız görmezdi cünkü o Alemlerin Efendisinin kızı idi. Peygamber s.a.s. in hanımları ve kızları biz Müslümanların anasıdır.Çoğunlukla hayırsız evlatlarızki analarımızın dilini bilmiyoruz. Ögrenmiyoruz ögrenmiye niyetimizde yok cocukarımıza ögretelim İngilizce almanca vesayir dilleri ögretiyoruz kendimiz ögreniyor ama ana dilimizi arapcayı öğren denildiğinde kimse yanaşmıyor. Bugün insanların iman edenlerin küfürden kurtuluşu. Küfür deyip geçemeyiz küfür üç çeşittir.1.Cehlî küfür: Kafirlerin cahillerin küfrü Allah bilmez Peygamber bilmez tanımaz. 2.İnkârî ve inâdî küfrü.Buda Fir’avn ve ona benzeyenlerin küfrü 3. Hükmî küfür. Şer’an iman edilmesi gereken şeyleri (tahfif)etme Adam aklı sıra Dini kolaylaştıryorum diye ayet hadislerin anlamların deyiştiriyor bazı hükümleri kaldırıyor işte buna benzer şeyler. Hangi tv yi acarsan aç bu vasıfları taşıyan kişilere rastlarsınız. Asrı sadetde Fir’avn lar vardı Ebu lehebler emsalleri vardı insanlar çok çekti bunlardan bugünde var adları belkide ahmet mehmet olabilir ve yarında olacak önemli olan bunları iyi tanıyabilmek.İşte Allah cc,u Hz. Peygamber s.a.s.i bunun için gönderdi Küfrü bizlere tanıtmak ve kafirleri bildirmek için. Hz. Muhamet Mustafa s.a.s.yı nekadar tanıyor nekadar yaşantımız uyuyor.Belki deriz ki Namaz kılıyor Hacca da gittim şunuda yaptım bunuda yapıyorum deriz.Yani yapdediklerini belki yapıyoruz. Acaba yapma dedikleriniden ne derece kaçıyoruz veya hangi kötülükleri terk ede bildik Kabe yi tavf etmek hüner değil önemli olan insanların gönülerini tavf edebilmek memleketini terk etmek hicret etmek önemli değil kötü huyları terk etmek önemli olan nereye gidersek gidelim kötü huylarımız kötü ahlaklarımız bizimle beraber geliyor o hicretin hic önemi yok. Adam can atıyor Mekede Medinede öleyim diye. Nerede ölürsen öl imanla öl.Allahın razı olmadığı şekilde yaşayıp ve bu şekilde ölürsen istersen kabenin içinde öl neye yarar. Mekkede Medinede bulunmak ziyaret etmek orada ölmek güzel gel velakin Ebucehilde orada yaşadı ve orada öldü. Bazan soruyorlar rüyamda Efedimiz s.a.s.i göremiyorum diye bazende tabir için soruyorlar Efendimizi rüyada gördüm diye. Rüyada Efendimizi görmek güzel ama bunlar olmassa olmazlarımız değil.Olmassa olmazlarımız yaptıklarını yapmak yapmadıklarından kaçınmak Emirlerine uymadıktan sonra rüyaada görsek neye yarar Ebu Cehil de hergün bizzat görüyordu ama görmek işe yaramıyor kafirliğinden birşeyde eksilmiyordu. Bak Veysel karani Hz.de hiç görmek nasip olmadı amma imana bak yaşantıya bak samimiyete bak bağlılığa bak ihlasa bak. Demekki bu işler görmekle olmuyor.Allah bizleri af etsin sevdiği ve razı olduğu kulları arasına dahil etsin ve bu Mevlit kandili Müslümanların birlik beraberliğine vesile olsun inşallah. Birlik beraberlik için hep dua ederiz de birlik beraberliğin ne oldugunu nasıl olduğunu tam olarak bilmiyoruz galiba biliyorsak niye kardeşliğimizi hissettirmiyoruz. Allah cc ”müslümanlar ancak kardeştir”buyurmuş maalesef şuan bu kardeşlik ortada gözükmüyor.Gözüküyor diyenimiz varsa o zaman bu Müslümanların hali ne? her yerde zulüm görüyor katlediliyor ırz namus ayak altında hep kafirlerin boyunduruğu altında. Hergün Müslümanlar öldürülüyor bizlerin kılı bile kımıldamıyor. Ne için Müslümanlar arasında kardeşlik kalmamış. Ashab( Radiallahü anhüm ) dan bir hadise anlatayım. Ashabın birisinin bir yerini bıçak kılıç veya herhangi birşey kesiyor ve kan akmaya başlamış onun o halini gören başka bir Ashab öyle üzülmüşki başlamış onunda aynı yerden kan akmaya bu neden oluyor ”Müslümanlar ancak kardeştir” emrine uyulduğu ve gereği yerine getirildiği için. Ya bizler gözümüzün önünde toplu katilamlar yapılıyor ırza geçiliyor hertürlü zulümlar yapılıyor Kandiller kutluyoruz acaba bu Mevlüt kandilini biz kutlamayı hak ediyormuyuz Allah dan birlik beraberlik isterken ne kadar samimiyiz birliğimiz beraberliğimiz için fiili olarak neler yapıyouz, yaptık? Allah bizleri af etsin lutfuyla bizleri uyandırsın. Kusura bakmayın rahatsızım fakiri’de Dua larınız’dan mahrum etmeyin.Allah cc hepimizden razı olsun Hakkı Batılı bilenlerden bilipte gereğini yapanlardan eyyesin amin……Selavat getirelim ….Mevlit kandilinizi kutlarım ….. Allahın rahmeti bereketi üzerimize olsun Selmamların engüzeli Alemlerin Efendisi Muhammet Mustafa s.a.s. Ashabına Ehli beytine ve ona tabi olanlara olsun….Fatiha