Gönül insanları (Prof. Mahmud Esad Coşan)
21 Ocak 2008 Yazar: kara_al |
Kategori: Gönül İnsanları
Etiketler:din, ezan, gönül insanarı, hadis, kuran, Mahmud Esad Coşan, maneviyat, namaz, samimiyet, sohbet
Prof. Dr. Mahmud Es’ad CoÅŸan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye baÄŸlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Åžadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuÅŸakta aynı kökte birleÅŸmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleÅŸmiÅŸlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuÅŸ ve dönemin ünlü meÅŸâyihinden GümüÅŸhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın baÄŸlıları arasına girmiÅŸtir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iÅŸtirak etmiÅŸ ve bu savaÅŸta ÅŸehit düÅŸmüÅŸtür. Mahmud Es’ad CoÅŸan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad CoÅŸan Hocaefendi ilk öÄŸrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti. Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, OrtaçaÄŸ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi. Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiÄŸi imtihanı baÅŸarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti. Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad CoÅŸan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Åžairlerinden HatiboÄŸlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öÄŸretim üyeliÄŸi yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara YükseliÅŸ Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi. Es’ad CoÅŸan hocaefendi 1972 yılında Hacı BektaÅŸ Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öÄŸretim üyeliÄŸine, bir yıl sonra da aynı kürsünün baÅŸkanlığına atandı. Emekli olduÄŸu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı baÅŸkanlığını yürüttü. 1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi. Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı. Üniversiteye intisap etmesinden emekliliÄŸine kadar geçen süre içerisinde Milli EÄŸitim Bakanlığı ve Devlet Planlama TeÅŸkilatı bünyesinde kurulan çeÅŸitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araÅŸtırma ve incelemelerde bulundu. Mensubu bulunduÄŸu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti. Mahmud Es’ad CoÅŸan hocaefendi baÅŸarılı ve verimli bir öÄŸretim üyeliÄŸi hayatı sürdürmekte iken irÅŸad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteÄŸiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliÄŸ ve irÅŸad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere baÅŸladı. Seleflerinin baÅŸlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaÅŸtırdı. Yaygın ve örgün eÄŸitim, kültür, yardımlaÅŸma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teÅŸvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın baÅŸlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı. Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını geniÅŸletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eÄŸitim proÄŸramlarına katıldı. DoÄŸup büyüdüÄŸü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Åžubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Åžubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın NakÅŸi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi. ES’AD COÅžAN HOCAEFENDİ’NİN İSLÂM ANLAYIÅžI Es’ad CoÅŸan Hocaefendi’nin içinden çıktığı aile ortamı İslâm’ın ahlâk ve muâmele boyutuyla yaÅŸandığı bir vasattır. Anne ve baba tarafından dedelerinin, memleketleri Çanakkale’den İstanbul’a gelerek dönemin en yüksek medreselerinde zâhirî ilimleri tahsil etmiÅŸ, bu arada İstanbul’un en meÅŸhur meÅŸâyihinden olan Ahmed Ziyâüddin GümüÅŸhânevî’den ya doÄŸrudan ya da dolaylı olarak tasavvuf terbiyesi almışlardır. Bu tabiî atmosferi üzerinde bulundurduÄŸu gibi bunun farkında da olan Hocaefendi’nin, İslâm anlayışının belirlenmesinde GümüÅŸhânevî’nin mânevî mîrâsını devam ettirmekte olan Mehmed Zâhid Kotku (rh.a.) ile ailesi vasıtasıyla tanışması da etkili olmuÅŸ olmalıdır. Bir konuÅŸmasında bu yönüne kendisi iÅŸaret ederek, “Biz hiçbir zaman, ÅŸerîatin dışında, Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı, Sünnet-i seniyye’ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde deÄŸiliz” der. Bu açıdan kendisinin de çok koyu bir ÅŸer’-i ÅŸerîf baÄŸlısı olduÄŸunu söyler ve “hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da deÄŸil; çocukluÄŸumdan beri olan bir ÅŸeydir. İlkokul, ortaokul çaÄŸlarından beri böyle… Bu vasfım hiç deÄŸiÅŸmedi. (…) Tekkemizin müridleri terbiye kitabı Râmûzü’l-ehâdîs kitabı… Bunu okutan bir yerde yetiÅŸmiÅŸ olduÄŸumuz için, hadisleri uygulamak, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduÄŸundan; (…) ÅŸer’-i ÅŸerîfe baÄŸlılığımız bizi tasavvufa götürdü” demektedir. Es’ad CoÅŸan Hocaefendi’ye göre, “Allah teâlâ, ilk insan topluluklarından beri her ümmete, doÄŸru yolu gösterecek onları dalâletten kurtaracak haberciler, peygamberler, resuller, beÅŸir ve nezirler göndere gelmiÅŸtir. Bu mübarek insanlar ana fikir olarak halklarına hep aynı gerçekleri söylemiÅŸler, yani ‘İslâm’’ı öÄŸretmiÅŸlerdir.” Ancak zaman içerisinde “gaflet ve cehalet sebebiyle o ilâhî gerçekler unutulmuÅŸ, ya da tahrif edilmiÅŸ”, bunun karşısında “Allah mesajını tazelemiÅŸtir.” Her yeni peygamber, zamanın ve toplumun seviyesine göre eskiyi yenilemiÅŸ, geliÅŸtirmiÅŸ, ÅŸaşırma ve sapmaları gösterip düzeltmiÅŸtir. “Onun için insanların daima en son haberciye, en son mesaja uyması gerekir.” Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhisselâm), Allah’ın bütün insanlara gönderdiÄŸi son peygamber ve onun getirdiÄŸi din son dindir. İslâm Dîni tüm insanları Allah’ın birliÄŸini kabule davet etmiÅŸ; ÅŸirki ve teslisi, dinlerine sonradan sokulan yanlış inançları bırakmalarını insanlığa öÄŸütlemiÅŸ; sevgiyi, kardeÅŸliÄŸi, ÅŸefkati, adaleti, iyiliÄŸi, hayrı emretmiÅŸ; küfrü, zulmü, din istismarını, riyâyı, menfaatperestliÄŸi, haksızlığı, ahlâksızlığı, kötülüÄŸü yasaklamıştır. Bu yüzden çaÄŸrısı ilâhî, doÄŸru, haklı, güzel, doyurucu, yapıcı, birleÅŸtirici ve geliÅŸtiricidir. “İslâm kâinatı yaratan Allahu teâlâ’nın mahzâ lûtfu ve rahmeti sebebiyle bize gönderdiÄŸi bir prospektüsdür; hayatı en doÄŸru, en olumlu biçimde yaÅŸamamız için, bize bahÅŸedilen her türlü nimet ve imkânı en uygun ve en verimli tarzda kullanmamız için sunulmuÅŸ bir ‘kullanma talimatnâmesi’dir. O fıtrat dinidir, hayat ÅŸartlarına uygundur. Ona inanmadan, sımsıkı sarılmadan hayatın manası tam anlaşılamaz; çevre, tabiat ve kainatta uyum saÄŸlanamaz, bahÅŸedilen fırsatlar iyi deÄŸerlendirilemez; ömrün sonunda hem maddeten, hem de mânen piÅŸman ve periÅŸan olunur.” İslâm sadece âhiret saadetinin deÄŸil, bir o kadar da, “dünya huzur ve asayiÅŸinin; ferdî ve içtimâî, millî ve beynelmilel terakkî ve baÅŸarının anahtar ve prensipleri”ni de içerir. Hocaefendi’ye göre İslâm insanın vicdanına hapsolununamayacak kadar kıymetli ve hayatın bütün alanlarını kapsayan âlemÅŸümûl bir dindir. “Din bir duygu ona kimse iliÅŸmez” ÅŸeklinde yersiz, mantıksız bir din anlayışı İslâm’da yoktur.İslâm insanlık dinidir. Åžahsın kendisine mahsus özel bir inanç sistemi olmaktan çok daha ötede ve çok daha yüksektir. Yalnız toplumla deÄŸil, dünya ile de ilgilidir. Uzayda da İslâm vardır.“Sadece manevî, ruhânî ve uhrevî bir âyinler ve ibadetler sisteminden ibaret deÄŸildir; aynı zamanda maddî, sıhhî, ailevî, içtimâî, beÅŸerî, evrensel, iktisadî, ticarî, askerî, terbiyevî, ilmî ve kültürel… ahkâma sahip, gediksiz, eksiksiz, kusursuz bir sistemdir. Hayattan kopmuÅŸ, dünyayla, çevreyle, insanlarla beÅŸerî faaliyetlerle ilgiyi kesmiÅŸ, içine kapanmış bir manastır dini deÄŸil; aksine, hayata, cemiyete, devlete, beynelmilel’e yönelmiÅŸ, onlar arasındaki münasebetleri tanzime yönelmiÅŸ ve dinamik bir nizamdır; tüm hayatı, Allah’ın istediÄŸi tarzda yaÅŸama biçimidir; yüce ve asîl ilâhî yoldur.” İslâm belirli ibadetlerin hayat tarzı haline getirilmesini asla istememekte hatta bundan sakındırmaktadır. Hayat bütünüyle bir ibadet alanıdır Hocaefendi bu bilinç ve bakış açısıyla hareket eder. O’na göre, fert ve cemiyetin mutluluÄŸa ulaÅŸması için “İslâm’ın belirttiÄŸi yüce prensipleri, İslâm’ın temiz ve âdil hükümlerini dikkate alarak, ilâhî bir vecd ile bir ibadet zevk ve ÅŸevkiyle” yapılmak gerekir. Allah insanı yalnız ve yalnız kendisine kulluk etsin diye yaratmıştır. KulluÄŸun icabı sadece insan-Allah iliÅŸkilerinde saklı deÄŸildir. Bu iliÅŸkinin gereÄŸi olarak bir o kadar da insan-insan, insan-hayvan ve insan-çevre iliÅŸkilerindedir. Hakk’ka olduÄŸu kadar halka da hatta hatta diÄŸer yaratıklara da karşılıksız hizmet bu dinin ana eksenini oluÅŸturur. Hocaefendi’ye göre “halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Hasta beÅŸerin ÅŸifa reçetesi ancak İslâm’dır; takvâsız insandan hiç kimseye hayır gelmez.” Her yerde mü’min ve takvalı insanı aramak gerekir. Fayda ancak ondan gelir. “Cemiyete ve beÅŸeriyete takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lâzım; hem içte hem de beynelmilel sâhada! İslâm’sız ÅŸu çirkef asrın hastalıkları tedavi olmaz, beÅŸerin yaraları sarılmaz; İslâmsız insanlar birbirleriyle gerçek kardeÅŸlik kuramaz. İslâmsız halklar arasında adalet ve hakkaniyet saÄŸlanamaz; İslâmsız zulüm ve istismar, aldatma ve sömürme önlenemez; İslâmsız devlet çarkı doÄŸru düzgün döndürülemez; İslâmsız halka gerçek hizmet götürülemez; İslâmsız kiÅŸi ruhen huzur, kalben itmi’nan ve ma’nen rahatlık bulamaz; İslâmsız saadet-i dâreyn saÄŸlanamaz.” Hocaefendi, bir bilim adamı titizliÄŸi ile İslâm’ın genel yapısına eÄŸilindiÄŸinde, onun sosyal ve toplumsal meselelere hayret edilecek kadar büyük önem verdiÄŸinin görüleceÄŸini söyler. Bu bakımdan İslâm öbür inanç sistemlerinden çok büyük bir farklılık arzeder. O’na göre İslâm bir bakıma topluluk için ve topluluk dini gibidir. O yüzden bir konuÅŸmasında altını çize çize “İslâm toplum dinidir!” der. Allah’a karşı büyük bir günah iÅŸleyen bir mü’minin, bu günahın affedilmesi için yapacağı ilk iÅŸ toplumsal bir yarayı sarmak, fakirleri doyurmak veya giydirmektir. Orucunu bile bozan veya adam öldürenlere verilen bu tip cezalar bir tarafa, yaptığı yeminde durmayan bile böyle bir yolla kendini affettirme yönüne gidecektir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususta; “…Bunun da kefareti ailenize yedirdiÄŸinizin orta derecesinden on fakir doyurmak, yahut giydirmek, yahut bir köle âzâd etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiÄŸiniz vakit yeminlerinizin kefareti budur…” der.İslâm servet-din iliÅŸkisini sosyal hayata bu derece yaklaÅŸtıran bir dindir. Es’ad CoÅŸan Hocaefendi’ye göre İslâm, ferdi toplum için feda eden bir din de deÄŸildir. Toplumu oluÅŸturan insanların mutlu, huzurlu, müreffeh ve kendisiyle barışık bir hayat yaÅŸaması içindir sözkonusu olan. Kapitalizm insanı sermayeye ve patrona esir etmiÅŸ, Komünizm ise insanı topluma feda etmiÅŸtir. O’na göre her konuda dengeler kuran İslâm, aşırılıkları bertaraf ederek hem ferde, hem de topluma önem vermiÅŸtir. Hiç birisini ötekisine ezdirtmemiÅŸtir. Kısaca ifade etmek gerekirse, O’na göre İslâm, insan hayatının her ânını, her boyutunu ve her alanını ilgilendiren bir hayat sistemidir. Yukarıda deÄŸindiÄŸimiz gibi, Hocaefendi’ye göre, halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Topluma ve insanlığa takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lazımdır. Burada takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm’dan kastedilen ise tasavvuftur.Tasavvuf geleneÄŸinin içerisinde yetkin bir ÅŸahsiyet olarak Es’ad CoÅŸan Hocaefendi’ye göre, tasavvuf dinin özge, farklı bir yaÅŸam ÅŸeklidir. O’na göre bir dînî hayat vardır bir de dindarâne hayat vardır. Dindar insanların içinde de bir meÅŸrep, tarz, özge bir düÅŸünce ve yaÅŸam biçimi vardır ki o tasavvuftur. O’na göre tasavvuf, iki cihan saadetinin anahtarıdır. Ancak bu tasavvuf, İslâmî ve Kur’ânî; ÅŸerîate tam tamına baÄŸlı olan gerçek tasavvuftur. Zira tasavvufun çeÅŸitleri çoktur; yerlisi-yabancısı; İslâm öncesi-İslâm sonrası; sahihi-sakatı; ÅŸer’îsi-rafızisi; ÅŸerîate uygunu-aykırısı; doÄŸrusu-eÄŸrisi; hakîkîsi-sahtesi; tahkîkîsi-taklîdîsi; tatlısı-acısı; sevimlisi-sevimsizi; nurlusu-nursuzu; gelenekseli-moderni; huÅŸulusu-fantazîsi; takvâlısı-lâubalisi; klasiÄŸi-folkloriÄŸi; tarihîsi-sosyetiÄŸi; ihlâslısı-göstermeliÄŸi… vardır. Hocaefendi’ye göre tasavvufun iÅŸtigal sahası, Allah’ı sevme ve O’nun sevgisini kazanmadır. Bu ölçülerle düÅŸünüldüÄŸünde, İslâm tasavvufu İslâm’ın özü ve ruhudur. MenÅŸei, Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i ÅŸerîfler ve Hz. Peygamber ile ashabının hayat tarzlarıdır. Tasavvufun bir çok tarifinin yapıldığını, her sûfînin kendi kavrayış ve meÅŸrebine göre bir tanımlamaya gittiÄŸini belirttikten sonra Hocaefendi, efrâdını câmî aÄŸyârını mânî ÅŸu tarifi yapar: “Tasavvuf Hâlık’a itaat, mahlûka ÅŸefkattir.” Mahlûka ÅŸefkat, Hâlık’a itaatin zorunlu bir sonucudur. Tasavvuf diÄŸerbinliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir, samimiyet, ihlâs ve hikmettir; kalp temizliÄŸi, irfan yüceliÄŸi ve amel-i sâlih üreticiliÄŸidir; güzel hâldir; taÅŸa karşı gül, zehire karşı panzehirdir. Hocaefendi’ye göre tasavvuf sayesinde insan ahlâkî, sosyal ve estetik olgunluÄŸa ulaşır. Ulvî ideallerle yoÄŸrularak hayatı anlamlı yaÅŸar.
Birlik, beraberlik ve sevgi duygusuyla kucaklaşır. O’na göre tasavvuf dünyadan uzak, insanlardan kopuk, münzeviyâne bir yaÅŸantıyı asla kabul etmez. İnsanların içerisinde olup verdikleri sıkıntılara tahammülle onlara hizmet etmek ferdî ibadetlerin erdiriciliÄŸinden çok daha etkilidir. Hocaefendi, tasavvufun, iki kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet ölçülerine uymayan taraflarının her zaman tenkid gördüÄŸünü, reddedildiÄŸini, böyle bir anlayışı reddedenlerin başında da kendisinin geldiÄŸini her fırsatta vurgulamaktadır. Bir aksiyon insanı olarak bizzat kendisinin tasavvufu Allah’ın rızasına uygun hayat tarzı olarak algıladığını, ille mutasavvıf olacağım diye yola çıkmadığını, yola Allah’ın rızasını kazanmak için çıktığını, o yolun nereye götürürse kendisinin o olduÄŸunu belirtmekte ve bu ana ölçüye göre; “Mutasavvıfsam mutasavvıfım; fakihsem fakihim; softaysam softayım; yobazsam yobazım kim ne derse desin. Evet, isterse ‘softa’ desinler; isterse ‘yobaz’ desinler; isterse ‘gerici’ desinler, bana ne! Ben Allah’ın rızâsının nerede olduÄŸunu anlayabilirsem, sezebilirsem ona uymaya çalışırım. Gerisi vız gelir! Benim çıktığım hedef, vardığım nokta, görüntüm ne? Bilmem, eÄŸer tasavvufsa tasavvuf o iÅŸte. Ama tasavvuf öyle deÄŸil de, baÅŸka bir ÅŸey ise, o zaman ben de mutasavvıf deÄŸilim. O zaman ben buyum; o deÄŸilim. Çünkü bize Allah’ın emrettiÄŸi, Kur’ân’a uymaktır. Bize Allah’ın emrettiÄŸi, Resûlullah’a uymaktır” demekle tam bir melâmet neÅŸ’e ve neÅŸvesine sahip olduÄŸunu göstermektedir. Melâmet “kınamak” anlamına gelir. Melâmet düÅŸüncesinin iki temel ilkesi vardır. Birisi kiÅŸinin ibadetlerini kusurlu ve eksik görüp kendisini kınaması; ikincisi insanların onu eleÅŸtirmesinden korkmamasıdır. “…Ve kınayanın kınamasından korkmazlar” âyeti bu ikinci ilkeye iÅŸaret eder. Melamet, bütün tarikatlarca benimsenen bir anlayış, neÅŸ’e, meÅŸreb hatta mânevî bir makamdır. İslâm âleminde akâid ve hukuk sistemlerinde bir takım mezheplerin zuhur etmesi gibi tasavvufî düÅŸüncede de bazı ekol/mektepler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri “BaÄŸdat Tasavvuf Ekolü” diÄŸeri ise “Horasan Melâmet Ekolü”dür. Bütün tasavvufî fikirlerini âyet ve hadisle ölçen ona göre kabul veya reddeden, bakâya, farka, isbata, temkine, sahva, huzura, mârifete, istikâmete, elinin emeÄŸi ile kazanmaya (kesb) önem veren, telakkilerini çok dikkatli cümleler, ölçülü sözler ve ilmî tavırlarla ortaya koyan, imkan nisbetinde “sekr ve telvin”den kaçınanlar Melametiyye’yi; fenayı, cem’i, mahvı, telvini, cezbeyi, sekri, galebeyi, gaybeti ve kerâmeti ön planda tutan, duygu ve düÅŸüncelerini hiçbir kayda tâbî kılmaksızın tam bir düÅŸünce serbestisi içinde ortaya koyanlar da Bâyezid-i Bistâmî’ye nisbetle “Tayfûrî ve BaÄŸdâdî”leri meydana getirmiÅŸtir. İşte bu anlayış içerisinde meÅŸbu bulan Hocaefendi’nin ibadet anlayışını kendinden dinleyelim: “Normal olan ibadetler sevabdır. Ama bir insan, ‘Ben ibadet yapıyorum!’ diye kendisine bir emniyet gelirse, bir gurur gelirse, bir bölürlenme gelirse, bir rahatlık ve rehavet gelirse, bir garanti duygusu gelirse, sevab deÄŸil günah bile kazanabilir. Buna ibadette maÄŸrur olmak diyoruz. MaÄŸrur olmak, kibirli olmak manasına deÄŸil de; aldanmak demek. Arabça’da, maÄŸrûr, aldanmış; gurûr, aldanma demek. Yani bizdeki gibi, kibirlenmek burnu büyük olmak manasına gelmiyor. İbadetine maÄŸrur olmak, ibadetine aldanmak… Niçin aldanıyor insan? Genel olarak ibadetini sevablı sanıyor da ondan dolayı aldanıyor. Mühim olan Allah’ın rızâsını elde etmek, Allah’ın rızâsını elde edemediÄŸin zaman ibadet dahi telef olabiliyor.” Hocaefendi’yi anlatırken ilerleyen sayfalarda geniÅŸçe yer vereceÄŸimiz hususiyetlerini ve faaliyetlerini yerli yerinde deÄŸerlendirebilmek için melâmet anlayışını ve temellerini iyi kavramak icab eder. Hocaefendi’ye göre, elmanın dışı ve içi olduÄŸu gibi, dinin de bir zâhirî, bir de bâtınî yani iç yapısı vardır. Din kitaplarının bir kısmı formeldir, ÅŸekilcidir. Namazın nasıl kılınacağını, abdestin nasıl alınacağını anlatır. GörünüÅŸ itibariyle bunlara çok iyi riâyet edilebilir, “zarf çok güzel olabilir ama, mazruf, zarfın içindeki iyi olmayabilir. Tasavvuf içe önem veriyor, için güzel olmasına önem veriyor.” Dinin özüne, kalbe bakıyor. “Dış ÅŸekil itibariyle, formel olarak bir ÅŸey güzel görünebilir. Ama içinden güzel olmayabilir. Birisi size çok saygı gösteriyor gibi yapabilir, önünüzde reverans yapar, tebessüm eder; ama azılı düÅŸmanınız olur, arkanızı döndüÄŸünüz zaman sizi çelmeleyecek veya hançerleyecek olabilir. Demek ki dışı güzel ama içi güzel deÄŸil…” Hocaefendi’ye göre iç güzelliÄŸine önem veren tasavvufun bu iç güzelliÄŸi lâik bir iç güzelliÄŸi deÄŸildir. İnanca dayanmayan, pozitivist ve Sokrates’in ahlâkı gibi deÄŸildir. “İnanca dayalı, Allah’a inanmaya ve Allah’a hesap vermeye yönelik bir samimiyet içindeki bir güzel ahlâk”tır. Dinî olduÄŸu için de tasavvufun ilk meselesi Allah’a inanmak, Allah’ı bulmaktır. Buna tasavvufun verdiÄŸi tabir de ma’rifetullah ve irfandır. Es’ad CoÅŸan Hocaefendi, ecdâdımızın İslâmiyet’i kabûlünün sıradan ve sosyal ve coÄŸrafî ÅŸartlar dolayısıyla tesâdüfî bir kabul olmadığı görüÅŸündedir. Onlar mevcut bütün inançları tanıyıp, tadıp tercih ederek müslümanlığı seçmiÅŸlerdir. O’na göre ecdâdımız tasavvufla yoÄŸrulmuÅŸtur. Milletimiz dindar ve mutasavvıf bir millettir. Kültürümüzde, mimarîmizde, konuÅŸmamızda, edebiyatımızda, örfümüzde, âdetimizde tasavvufun tesiri vardır. Osmanlı halkıyla, münevveriyle hatta padiÅŸahlarıyla mutasavvıftır. Hocaefendi, kim ne derse desin, kim ne tutum takınırsa takınsın tasavvufî anlayışın toplum olarak bizim genlerimize iÅŸlediÄŸini vurgularcasına, 1993 senesinde BoÄŸaziçi Üniversitesi’nde verdiÄŸi bir konferansta; “Bu, sadece halkın arasında kalmış bir ÅŸey de deÄŸil… Son zamanlarda bizim devlet idaresi de mutasavvıflaÅŸtı, derviÅŸleÅŸti. Geçen seneki [1992] kültür yılı, Yunus Emre Yılı oldu. Bu sene [1993] Ahmed Yesevî Yılı oldu. Bir seneyi bir mutasavvıfın anısına tahsis ediyoruz” dedikten sonra Mevlânâ (ve Hacı BektaÅŸ Velî) ihtifallerine reisicumhurların katıldığını zikretmektedir. Hocaefendi’ye göre, tasavvuf aslı ve esası Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sünneti olduÄŸu halde bu, ayrıntıda katı ve yeknesak bir tarz da deÄŸildir. Mutasavvıf olup da, bölgeleri farklı olduÄŸu için farklı görünümler arz eden ülkeler vardır. Bu çerçevede Hindistan’daki tasavvuf ile Kuzey Afrika’daki tasavvuf, Tunus’taki, Cezayir’deki, Yemen’deki, Orta Asya’daki tasavvuf hiç aynı deÄŸildir. Fakat bütün bunların üstünde İslâm tasavvufunun baÅŸka tasavvuflardan çok net ve bâriz bir farkı vardır. İslâm tasavvufu Batı mistisizmine, Hint mistisizmine, Yunan panteizmine benzemez. Çünkü kaynakları çok farklıdır. Farklı kaynaklarla farklı müesseseler oluÅŸmuÅŸtur. MüÅŸterek kullanılan kelimeler bile her yerde aynı deÄŸildir. Harfler bile farklıdır. Bizim “v” harfimizle, Arab’ın “v” harfi farklıdır. Ancak bütün bu farklı tonlarına raÄŸmen tasavvuf gerçek ihtiyacı karşıladığı için o ihtiyacı duyan herkes, bu müesseseye yanaÅŸmaktadır. Hocaefendi’ye göre, İslâm’ın, hayat dini olduÄŸunu, toplumsal tarafı çok kuvvetli olan bir din olduÄŸunu kaydetmiÅŸtik. O’na göre gündelik hayat ve İslâm’ın bir özge yaÅŸayış biçimi olan tasavvuf her zaman iç içe olmuÅŸtur. İslâm’ın üretmiÅŸ olduÄŸu deÄŸerler sistemi içinde zaten ruhban bir sınıf yoktur. Åžeriat ile hakikat veya baÅŸka bir deyiÅŸle zâhir ile bâtın, bir arada ve gönül gönüle yaÅŸamışlardır. Bu gönül gönüle oluÅŸ toplumsallığın mahiyeti açısından da önemli bir etkendir. Tasavvuf dün olduÄŸu gibi bugün de hayatla candan iliÅŸkilidir.
Tasavvuf, toplumun kamu deÄŸerlerinin özü ve özeti olan ahlâkın okuludur. ÖÄŸrenmek zekânın yapmak ahlâkın iÅŸidir. “Toplum arasındaki münasebetleri düzenleyen konuya ahlâk denildiÄŸini” söyler Hocaefendi ve “ahlâk, toplumun bir kurumudur, insanlar arasındaki münâsebetleri düzenler. İşte tasavvuf, o toplum münâsebetlerini en güzel, en fedâkâr, en hasbî, en menfaat duygusundan uzak ÅŸekilde düzenleyen bir eÄŸitim verdiÄŸinden, bugün de sevilmektedir” diye devam eder. O yüzden Hocaefendi bu olguyu vurgulamak için konuÅŸma/konferans baÅŸlıkları olarak Tasavvuf ve Hayat’ı seçmiÅŸ, kitap ismi olarak İslâm, Tasavvuf ve Hayat’ı tercih etmiÅŸ, bu çerçevede yazılan kitaplara sık sık atıflar yaparak tavsiyede bulunmuÅŸtur.O, Süfyân-ı Sevrî’nin “Horasan’da ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve daha fazîletlidir” sözüyle beslenmiÅŸ bir anlayışın katıksız bir temsilcisidir. Tasavvufa bakışını ve tasavvuf anlayışını ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız Hocaefendi -ki O, bir tarif ortaya koymak iddiasında deÄŸildir. Nazariye geliÅŸtirme peÅŸinde hiç deÄŸildir. O, hâli yaÅŸayan bir îman ve aksiyon adamıdır. Tasavvufu tarif etmek için bir ÅŸeyi ÅŸuurda zaptetme endiÅŸesinden uzaktır.- GümüÅŸhâneli Ahmed Ziyâüddin Hazretleri’nin Câmiu’l-usûl isimli kitabındaki “Bütün tarîkatları inceledim. Bütün tarîkatlarda müÅŸterek olan esas hizmet’tir” sözünden hareketle her tarîkatın kendine göre ince farkları olduÄŸunu ama, bütün tarîkatlarda ortak olan, müÅŸterek olanın hizmet olduÄŸunu vurgulayarak aslında bütün görüÅŸlerinin ve hayat anlayışının özetini vermektedir.HİZMET ANALYIÅžI Es’ad CoÅŸan Hocaefendi’ye göre hizmetin temel ÅŸartı ihlâstır. Yapılan hizmetin karşılık beklemeden, ivazsız ve garazsız olması gerekir. Gaye Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hatta hatta yapılan hizmetin karşılığı olarak cennet beklemek bile bir menfaat sayıldığından mü’min bundan da âzâde olmalıdır. Allah’ın rızasını kazanmak gayesi hiç atlanmamalıdır. İnsan hayatının her anında yaptıklarını muhasebe etmeli, gayeyi sık sık hatırlamalıdır. Bunun Hocaefendi’nin içinde bulunduÄŸu gelenekteki formülü sık sık “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” (Allahım! Maksadım sensin ve isteÄŸim senin rızândır) cümlesini söylemek veya bu ÅŸuurda olmaktır. İbadetlerin en hayırlısı insanlara faydalı olmak, onlara hizmet etmektir. Bu duygularla “hizmet eden izzet bulur.” Cenâb-ı Hak katında makbul bir kul olur. İslâm’ın bu yönünü kavrayan mutasavvıflar tarih boyunca bu ruhla hareket ederek insanların gönüllerini kazanmışlar, içinde bulundukları toplumun sulh, sükûn ve refah içinde; birlik, beraberlik ve dostluk atmosferinde yaÅŸamasını temin etmiÅŸlerdir. Tekkede ÅŸeyh olacak insanın icazetine “Hâdimü’l-fukarâ” (fakirlerin hizmetçisi) kaydını koyan bir anlayış tabii ki baÅŸarılı olacaktır. Hocaefendi’ye göre hizmetin lâlettayin yapılması da hoÅŸ deÄŸildir. Yapılanın yerini tam bulması için o hizmetin nasıl yapıldığı da önemlidir. Büyük sûfî KuÅŸeyrî; “Sevgi, hizmeti yerine getirmekle beraber ‘hürmeti terkettim’ endiÅŸesi içinde olmaktır” demektedir. Bu ince ve asil davranışa Kur’an-ı Kerîm ihsan tabirini kullanmakta, bu tarz davranış içinde olana da muhsin demektedir. Hz. Peygamber; “Allah yaptığı iÅŸi güzel yapanı (muhsin) sever” buyurmuÅŸtur. İlimde, sanatta, edebiyatta, mûsikîde, ahlâkta, edebde, cesarette, doÄŸrulukta, cömertlikte ve hizmette kemâl ve ideal budur. “Allah ihsânı müslümanlara her ÅŸeyde yazmıştır; yâni her müslüman her iÅŸini çok güzel yapacak. Kılıç ustasıysa, tülbenti havaya atıp altına kılıcı koyduÄŸunda, kılıç tülbenti kesecek kadar keskin olmalıdır. DüÅŸmanla çatışmada düÅŸmanın kılıcı ikiye ayrılacak, ama müslümanın kılıcı ihsânından dolayı kırılmayacak. Kumaşınız hâlis olacak” der. Bu sebepten O, söylediÄŸini güzel söylemiÅŸ, yaptığını güzel yapmış, baktığına güzel nazar etmiÅŸ, böylece çevresinde hâli, kaali ve nazarı ile gittikçe geniÅŸleyen bir sevgi ve hürmet hâlesi oluÅŸturmuÅŸtur. Hocaefendi’ye göre sanat güzeli arama yoludur, iÅŸi güzel icra etme tarzıdır; ihsandır. Üretim sadece fabrika ve pazarlarda deÄŸil, bir o kadar da kafa ve kalplerde yapılmalıdır. Onun neticeleri hayatın bütün alanlarında aksetmelidir. Pazu-kafa-kalb üçlüsü bir araya geldiÄŸinde ihsan ortaya çıkar; bu üçlüyü bir araya getiren insan sanatkârdır. O bu hali ÅŸöyle anlatır: “Bir iÅŸyerinde bir levha görmüÅŸtüm, hoÅŸuma gitmiÅŸti. Sanat öÄŸretmeni bir bilgili arkadaÅŸ atölye kurmuÅŸ, oraya yazmış. Diyor ki: ‘Yalnız pazusuyla çalışan, iÅŸçidir. Pazusu ve kafasıyla çalışan ustadır.’ Usta belki çelimsiz olabilir… İşçi babayiÄŸit olabilir, beÅŸ kiÅŸinin kaldıramadığı yükü kaldırabilir ama, yalnız pazusuyla çalışıyor… Bazen bir malzemeyi mahveder, periÅŸan eder. Kafası da çalışması lâzım insanın… Bu iki kademeyi anlıyoruz. Üçüncü bir kademe yazmış, o çok hoÅŸuma gitti: ‘Pazusu, kafası ve kalbiyle çalışan, sanatkârdır.’ Bir de kalb yönünü; yani, sanat yönünü, estetik yönünü, güzellik yönünü katmak lâzım… Tabii bizde kalb deyince, estetikten önce îman ve irfan geliyor. İrfan yönünü katmamız lazım bizim de…” Hocaefendi’nin her hizmet ve faaliyetinin bu ruh ve bilinç ışığında deÄŸerlendirilmesi O’nu gereÄŸiyle anlamak için zorunludur. Burada O’nun gerçekleÅŸtirdiÄŸi bir faaliyetini bahsettiÄŸimiz açıdan ve beynelmilel tesirleri bakımından zikretmek yerinde olur. Bu da neÅŸir hayatına kazandırıp uzun süre devamını saÄŸladığı, baÅŸmakalelerini yazdığı İlim ve Sanat Dergisi’dir. Bu derginin kalitesini ve tesir sahasını belirtmek için Prof. Dr. Åžerif Mardin’i dinleyelim: “Prof. CoÅŸan, İslâmî ideoloji doÄŸrultusunda üç tane süreli yayın çıkaran bir örgütün başında bulunmaktadır. Bunlardan İlim ve Sanat, dini nitelikte olmayan benzerleriyle karşılaÅŸtırıldığında bilgilendirici bir dergi olarak önemli bir okur kitlesine ulaşır. BaÅŸka hiçbir müslüman toplumda laik aydınların söylemini yakalama konusunda bu kadar baÅŸarılı bir örnek bilmiyorum.” Hocaefendi’ye göre hizmet hem güzel olmalı hem de körükörüne deÄŸil, bilinçli ve yaygın olmalıdır. Bunun ÅŸartları da; iyi yetiÅŸmek (eÄŸitim), organize olmak, bilimsel çalışmak ve hizmeti planlamaktır.
Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

ArkadaÅŸlar bu yazıya taraflı tüm yorumlar kapatılmıştır. Amaç sadece Hoca Efendiyi tanıtmaktır. Kimse bu niyeti kötü yorumlamasın. Allah’a emanet olun.
Editör.
Teşekürler Müslümanları rahatlattınız.