Gönül insanları (Prof. Mahmud Esad Coşan)
21 Ocak 2008 Yazar: kara_al |
Kategori: Gönül İnsanları
Etiketler:din, ezan, gönül insanarı, hadis, kuran, Mahmud Esad Coşan, maneviyat, namaz, samimiyet, sohbet
Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti. Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi. Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti. Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi. Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü. 1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi. Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı. Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu. Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti. Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı. Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı. Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’NİN İSLÂM ANLAYIŞI Es’ad Coşan Hocaefendi’nin içinden çıktığı aile ortamı İslâm’ın ahlâk ve muâmele boyutuyla yaşandığı bir vasattır. Anne ve baba tarafından dedelerinin, memleketleri Çanakkale’den İstanbul’a gelerek dönemin en yüksek medreselerinde zâhirî ilimleri tahsil etmiş, bu arada İstanbul’un en meşhur meşâyihinden olan Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî’den ya doğrudan ya da dolaylı olarak tasavvuf terbiyesi almışlardır. Bu tabiî atmosferi üzerinde bulundurduğu gibi bunun farkında da olan Hocaefendi’nin, İslâm anlayışının belirlenmesinde Gümüşhânevî’nin mânevî mîrâsını devam ettirmekte olan Mehmed Zâhid Kotku (rh.a.) ile ailesi vasıtasıyla tanışması da etkili olmuş olmalıdır. Bir konuşmasında bu yönüne kendisi işaret ederek, “Biz hiçbir zaman, şerîatin dışında, Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı, Sünnet-i seniyye’ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz” der. Bu açıdan kendisinin de çok koyu bir şer’-i şerîf bağlısı olduğunu söyler ve “hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle… Bu vasfım hiç değişmedi. (…) Tekkemizin müridleri terbiye kitabı Râmûzü’l-ehâdîs kitabı… Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; (…) şer’-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü” demektedir. Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre, “Allah teâlâ, ilk insan topluluklarından beri her ümmete, doğru yolu gösterecek onları dalâletten kurtaracak haberciler, peygamberler, resuller, beşir ve nezirler göndere gelmiştir. Bu mübarek insanlar ana fikir olarak halklarına hep aynı gerçekleri söylemişler, yani ‘İslâm’’ı öğretmişlerdir.” Ancak zaman içerisinde “gaflet ve cehalet sebebiyle o ilâhî gerçekler unutulmuş, ya da tahrif edilmiş”, bunun karşısında “Allah mesajını tazelemiştir.” Her yeni peygamber, zamanın ve toplumun seviyesine göre eskiyi yenilemiş, geliştirmiş, şaşırma ve sapmaları gösterip düzeltmiştir. “Onun için insanların daima en son haberciye, en son mesaja uyması gerekir.” Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhisselâm), Allah’ın bütün insanlara gönderdiği son peygamber ve onun getirdiği din son dindir. İslâm Dîni tüm insanları Allah’ın birliğini kabule davet etmiş; şirki ve teslisi, dinlerine sonradan sokulan yanlış inançları bırakmalarını insanlığa öğütlemiş; sevgiyi, kardeşliği, şefkati, adaleti, iyiliği, hayrı emretmiş; küfrü, zulmü, din istismarını, riyâyı, menfaatperestliği, haksızlığı, ahlâksızlığı, kötülüğü yasaklamıştır. Bu yüzden çağrısı ilâhî, doğru, haklı, güzel, doyurucu, yapıcı, birleştirici ve geliştiricidir. “İslâm kâinatı yaratan Allahu teâlâ’nın mahzâ lûtfu ve rahmeti sebebiyle bize gönderdiği bir prospektüsdür; hayatı en doğru, en olumlu biçimde yaşamamız için, bize bahşedilen her türlü nimet ve imkânı en uygun ve en verimli tarzda kullanmamız için sunulmuş bir ‘kullanma talimatnâmesi’dir. O fıtrat dinidir, hayat şartlarına uygundur. Ona inanmadan, sımsıkı sarılmadan hayatın manası tam anlaşılamaz; çevre, tabiat ve kainatta uyum sağlanamaz, bahşedilen fırsatlar iyi değerlendirilemez; ömrün sonunda hem maddeten, hem de mânen pişman ve perişan olunur.” İslâm sadece âhiret saadetinin değil, bir o kadar da, “dünya huzur ve asayişinin; ferdî ve içtimâî, millî ve beynelmilel terakkî ve başarının anahtar ve prensipleri”ni de içerir. Hocaefendi’ye göre İslâm insanın vicdanına hapsolununamayacak kadar kıymetli ve hayatın bütün alanlarını kapsayan âlemşümûl bir dindir. “Din bir duygu ona kimse ilişmez” şeklinde yersiz, mantıksız bir din anlayışı İslâm’da yoktur.İslâm insanlık dinidir. Şahsın kendisine mahsus özel bir inanç sistemi olmaktan çok daha ötede ve çok daha yüksektir. Yalnız toplumla değil, dünya ile de ilgilidir. Uzayda da İslâm vardır.“Sadece manevî, ruhânî ve uhrevî bir âyinler ve ibadetler sisteminden ibaret değildir; aynı zamanda maddî, sıhhî, ailevî, içtimâî, beşerî, evrensel, iktisadî, ticarî, askerî, terbiyevî, ilmî ve kültürel… ahkâma sahip, gediksiz, eksiksiz, kusursuz bir sistemdir. Hayattan kopmuş, dünyayla, çevreyle, insanlarla beşerî faaliyetlerle ilgiyi kesmiş, içine kapanmış bir manastır dini değil; aksine, hayata, cemiyete, devlete, beynelmilel’e yönelmiş, onlar arasındaki münasebetleri tanzime yönelmiş ve dinamik bir nizamdır; tüm hayatı, Allah’ın istediği tarzda yaşama biçimidir; yüce ve asîl ilâhî yoldur.” İslâm belirli ibadetlerin hayat tarzı haline getirilmesini asla istememekte hatta bundan sakındırmaktadır. Hayat bütünüyle bir ibadet alanıdır Hocaefendi bu bilinç ve bakış açısıyla hareket eder. O’na göre, fert ve cemiyetin mutluluğa ulaşması için “İslâm’ın belirttiği yüce prensipleri, İslâm’ın temiz ve âdil hükümlerini dikkate alarak, ilâhî bir vecd ile bir ibadet zevk ve şevkiyle” yapılmak gerekir. Allah insanı yalnız ve yalnız kendisine kulluk etsin diye yaratmıştır. Kulluğun icabı sadece insan-Allah ilişkilerinde saklı değildir. Bu ilişkinin gereği olarak bir o kadar da insan-insan, insan-hayvan ve insan-çevre ilişkilerindedir. Hakk’ka olduğu kadar halka da hatta hatta diğer yaratıklara da karşılıksız hizmet bu dinin ana eksenini oluşturur. Hocaefendi’ye göre “halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Hasta beşerin şifa reçetesi ancak İslâm’dır; takvâsız insandan hiç kimseye hayır gelmez.” Her yerde mü’min ve takvalı insanı aramak gerekir. Fayda ancak ondan gelir. “Cemiyete ve beşeriyete takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lâzım; hem içte hem de beynelmilel sâhada! İslâm’sız şu çirkef asrın hastalıkları tedavi olmaz, beşerin yaraları sarılmaz; İslâmsız insanlar birbirleriyle gerçek kardeşlik kuramaz. İslâmsız halklar arasında adalet ve hakkaniyet sağlanamaz; İslâmsız zulüm ve istismar, aldatma ve sömürme önlenemez; İslâmsız devlet çarkı doğru düzgün döndürülemez; İslâmsız halka gerçek hizmet götürülemez; İslâmsız kişi ruhen huzur, kalben itmi’nan ve ma’nen rahatlık bulamaz; İslâmsız saadet-i dâreyn sağlanamaz.” Hocaefendi, bir bilim adamı titizliği ile İslâm’ın genel yapısına eğilindiğinde, onun sosyal ve toplumsal meselelere hayret edilecek kadar büyük önem verdiğinin görüleceğini söyler. Bu bakımdan İslâm öbür inanç sistemlerinden çok büyük bir farklılık arzeder. O’na göre İslâm bir bakıma topluluk için ve topluluk dini gibidir. O yüzden bir konuşmasında altını çize çize “İslâm toplum dinidir!” der. Allah’a karşı büyük bir günah işleyen bir mü’minin, bu günahın affedilmesi için yapacağı ilk iş toplumsal bir yarayı sarmak, fakirleri doyurmak veya giydirmektir. Orucunu bile bozan veya adam öldürenlere verilen bu tip cezalar bir tarafa, yaptığı yeminde durmayan bile böyle bir yolla kendini affettirme yönüne gidecektir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususta; “…Bunun da kefareti ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakir doyurmak, yahut giydirmek, yahut bir köle âzâd etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefareti budur…” der.İslâm servet-din ilişkisini sosyal hayata bu derece yaklaştıran bir dindir. Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre İslâm, ferdi toplum için feda eden bir din de değildir. Toplumu oluşturan insanların mutlu, huzurlu, müreffeh ve kendisiyle barışık bir hayat yaşaması içindir sözkonusu olan. Kapitalizm insanı sermayeye ve patrona esir etmiş, Komünizm ise insanı topluma feda etmiştir. O’na göre her konuda dengeler kuran İslâm, aşırılıkları bertaraf ederek hem ferde, hem de topluma önem vermiştir. Hiç birisini ötekisine ezdirtmemiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, O’na göre İslâm, insan hayatının her ânını, her boyutunu ve her alanını ilgilendiren bir hayat sistemidir. Yukarıda değindiğimiz gibi, Hocaefendi’ye göre, halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Topluma ve insanlığa takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lazımdır. Burada takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm’dan kastedilen ise tasavvuftur.Tasavvuf geleneğinin içerisinde yetkin bir şahsiyet olarak Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre, tasavvuf dinin özge, farklı bir yaşam şeklidir. O’na göre bir dînî hayat vardır bir de dindarâne hayat vardır. Dindar insanların içinde de bir meşrep, tarz, özge bir düşünce ve yaşam biçimi vardır ki o tasavvuftur. O’na göre tasavvuf, iki cihan saadetinin anahtarıdır. Ancak bu tasavvuf, İslâmî ve Kur’ânî; şerîate tam tamına bağlı olan gerçek tasavvuftur. Zira tasavvufun çeşitleri çoktur; yerlisi-yabancısı; İslâm öncesi-İslâm sonrası; sahihi-sakatı; şer’îsi-rafızisi; şerîate uygunu-aykırısı; doğrusu-eğrisi; hakîkîsi-sahtesi; tahkîkîsi-taklîdîsi; tatlısı-acısı; sevimlisi-sevimsizi; nurlusu-nursuzu; gelenekseli-moderni; huşulusu-fantazîsi; takvâlısı-lâubalisi; klasiği-folkloriği; tarihîsi-sosyetiği; ihlâslısı-göstermeliği… vardır. Hocaefendi’ye göre tasavvufun iştigal sahası, Allah’ı sevme ve O’nun sevgisini kazanmadır. Bu ölçülerle düşünüldüğünde, İslâm tasavvufu İslâm’ın özü ve ruhudur. Menşei, Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler ve Hz. Peygamber ile ashabının hayat tarzlarıdır. Tasavvufun bir çok tarifinin yapıldığını, her sûfînin kendi kavrayış ve meşrebine göre bir tanımlamaya gittiğini belirttikten sonra Hocaefendi, efrâdını câmî ağyârını mânî şu tarifi yapar: “Tasavvuf Hâlık’a itaat, mahlûka şefkattir.” Mahlûka şefkat, Hâlık’a itaatin zorunlu bir sonucudur. Tasavvuf diğerbinliktir, merhamettir, muhabbettir, hizmettir, samimiyet, ihlâs ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceliği ve amel-i sâlih üreticiliğidir; güzel hâldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir. Hocaefendi’ye göre tasavvuf sayesinde insan ahlâkî, sosyal ve estetik olgunluğa ulaşır. Ulvî ideallerle yoğrularak hayatı anlamlı yaşar.
Birlik, beraberlik ve sevgi duygusuyla kucaklaşır. O’na göre tasavvuf dünyadan uzak, insanlardan kopuk, münzeviyâne bir yaşantıyı asla kabul etmez. İnsanların içerisinde olup verdikleri sıkıntılara tahammülle onlara hizmet etmek ferdî ibadetlerin erdiriciliğinden çok daha etkilidir. Hocaefendi, tasavvufun, iki kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet ölçülerine uymayan taraflarının her zaman tenkid gördüğünü, reddedildiğini, böyle bir anlayışı reddedenlerin başında da kendisinin geldiğini her fırsatta vurgulamaktadır. Bir aksiyon insanı olarak bizzat kendisinin tasavvufu Allah’ın rızasına uygun hayat tarzı olarak algıladığını, ille mutasavvıf olacağım diye yola çıkmadığını, yola Allah’ın rızasını kazanmak için çıktığını, o yolun nereye götürürse kendisinin o olduğunu belirtmekte ve bu ana ölçüye göre; “Mutasavvıfsam mutasavvıfım; fakihsem fakihim; softaysam softayım; yobazsam yobazım kim ne derse desin. Evet, isterse ‘softa’ desinler; isterse ‘yobaz’ desinler; isterse ‘gerici’ desinler, bana ne! Ben Allah’ın rızâsının nerede olduğunu anlayabilirsem, sezebilirsem ona uymaya çalışırım. Gerisi vız gelir! Benim çıktığım hedef, vardığım nokta, görüntüm ne? Bilmem, eğer tasavvufsa tasavvuf o işte. Ama tasavvuf öyle değil de, başka bir şey ise, o zaman ben de mutasavvıf değilim. O zaman ben buyum; o değilim. Çünkü bize Allah’ın emrettiği, Kur’ân’a uymaktır. Bize Allah’ın emrettiği, Resûlullah’a uymaktır” demekle tam bir melâmet neş’e ve neşvesine sahip olduğunu göstermektedir. Melâmet “kınamak” anlamına gelir. Melâmet düşüncesinin iki temel ilkesi vardır. Birisi kişinin ibadetlerini kusurlu ve eksik görüp kendisini kınaması; ikincisi insanların onu eleştirmesinden korkmamasıdır. “…Ve kınayanın kınamasından korkmazlar” âyeti bu ikinci ilkeye işaret eder. Melamet, bütün tarikatlarca benimsenen bir anlayış, neş’e, meşreb hatta mânevî bir makamdır. İslâm âleminde akâid ve hukuk sistemlerinde bir takım mezheplerin zuhur etmesi gibi tasavvufî düşüncede de bazı ekol/mektepler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri “Bağdat Tasavvuf Ekolü” diğeri ise “Horasan Melâmet Ekolü”dür. Bütün tasavvufî fikirlerini âyet ve hadisle ölçen ona göre kabul veya reddeden, bakâya, farka, isbata, temkine, sahva, huzura, mârifete, istikâmete, elinin emeği ile kazanmaya (kesb) önem veren, telakkilerini çok dikkatli cümleler, ölçülü sözler ve ilmî tavırlarla ortaya koyan, imkan nisbetinde “sekr ve telvin”den kaçınanlar Melametiyye’yi; fenayı, cem’i, mahvı, telvini, cezbeyi, sekri, galebeyi, gaybeti ve kerâmeti ön planda tutan, duygu ve düşüncelerini hiçbir kayda tâbî kılmaksızın tam bir düşünce serbestisi içinde ortaya koyanlar da Bâyezid-i Bistâmî’ye nisbetle “Tayfûrî ve Bağdâdî”leri meydana getirmiştir. İşte bu anlayış içerisinde meşbu bulan Hocaefendi’nin ibadet anlayışını kendinden dinleyelim: “Normal olan ibadetler sevabdır. Ama bir insan, ‘Ben ibadet yapıyorum!’ diye kendisine bir emniyet gelirse, bir gurur gelirse, bir bölürlenme gelirse, bir rahatlık ve rehavet gelirse, bir garanti duygusu gelirse, sevab değil günah bile kazanabilir. Buna ibadette mağrur olmak diyoruz. Mağrur olmak, kibirli olmak manasına değil de; aldanmak demek. Arabça’da, mağrûr, aldanmış; gurûr, aldanma demek. Yani bizdeki gibi, kibirlenmek burnu büyük olmak manasına gelmiyor. İbadetine mağrur olmak, ibadetine aldanmak… Niçin aldanıyor insan? Genel olarak ibadetini sevablı sanıyor da ondan dolayı aldanıyor. Mühim olan Allah’ın rızâsını elde etmek, Allah’ın rızâsını elde edemediğin zaman ibadet dahi telef olabiliyor.” Hocaefendi’yi anlatırken ilerleyen sayfalarda genişçe yer vereceğimiz hususiyetlerini ve faaliyetlerini yerli yerinde değerlendirebilmek için melâmet anlayışını ve temellerini iyi kavramak icab eder. Hocaefendi’ye göre, elmanın dışı ve içi olduğu gibi, dinin de bir zâhirî, bir de bâtınî yani iç yapısı vardır. Din kitaplarının bir kısmı formeldir, şekilcidir. Namazın nasıl kılınacağını, abdestin nasıl alınacağını anlatır. Görünüş itibariyle bunlara çok iyi riâyet edilebilir, “zarf çok güzel olabilir ama, mazruf, zarfın içindeki iyi olmayabilir. Tasavvuf içe önem veriyor, için güzel olmasına önem veriyor.” Dinin özüne, kalbe bakıyor. “Dış şekil itibariyle, formel olarak bir şey güzel görünebilir. Ama içinden güzel olmayabilir. Birisi size çok saygı gösteriyor gibi yapabilir, önünüzde reverans yapar, tebessüm eder; ama azılı düşmanınız olur, arkanızı döndüğünüz zaman sizi çelmeleyecek veya hançerleyecek olabilir. Demek ki dışı güzel ama içi güzel değil…” Hocaefendi’ye göre iç güzelliğine önem veren tasavvufun bu iç güzelliği lâik bir iç güzelliği değildir. İnanca dayanmayan, pozitivist ve Sokrates’in ahlâkı gibi değildir. “İnanca dayalı, Allah’a inanmaya ve Allah’a hesap vermeye yönelik bir samimiyet içindeki bir güzel ahlâk”tır. Dinî olduğu için de tasavvufun ilk meselesi Allah’a inanmak, Allah’ı bulmaktır. Buna tasavvufun verdiği tabir de ma’rifetullah ve irfandır. Es’ad Coşan Hocaefendi, ecdâdımızın İslâmiyet’i kabûlünün sıradan ve sosyal ve coğrafî şartlar dolayısıyla tesâdüfî bir kabul olmadığı görüşündedir. Onlar mevcut bütün inançları tanıyıp, tadıp tercih ederek müslümanlığı seçmişlerdir. O’na göre ecdâdımız tasavvufla yoğrulmuştur. Milletimiz dindar ve mutasavvıf bir millettir. Kültürümüzde, mimarîmizde, konuşmamızda, edebiyatımızda, örfümüzde, âdetimizde tasavvufun tesiri vardır. Osmanlı halkıyla, münevveriyle hatta padişahlarıyla mutasavvıftır. Hocaefendi, kim ne derse desin, kim ne tutum takınırsa takınsın tasavvufî anlayışın toplum olarak bizim genlerimize işlediğini vurgularcasına, 1993 senesinde Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta; “Bu, sadece halkın arasında kalmış bir şey de değil… Son zamanlarda bizim devlet idaresi de mutasavvıflaştı, dervişleşti. Geçen seneki [1992] kültür yılı, Yunus Emre Yılı oldu. Bu sene [1993] Ahmed Yesevî Yılı oldu. Bir seneyi bir mutasavvıfın anısına tahsis ediyoruz” dedikten sonra Mevlânâ (ve Hacı Bektaş Velî) ihtifallerine reisicumhurların katıldığını zikretmektedir. Hocaefendi’ye göre, tasavvuf aslı ve esası Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sünneti olduğu halde bu, ayrıntıda katı ve yeknesak bir tarz da değildir. Mutasavvıf olup da, bölgeleri farklı olduğu için farklı görünümler arz eden ülkeler vardır. Bu çerçevede Hindistan’daki tasavvuf ile Kuzey Afrika’daki tasavvuf, Tunus’taki, Cezayir’deki, Yemen’deki, Orta Asya’daki tasavvuf hiç aynı değildir. Fakat bütün bunların üstünde İslâm tasavvufunun başka tasavvuflardan çok net ve bâriz bir farkı vardır. İslâm tasavvufu Batı mistisizmine, Hint mistisizmine, Yunan panteizmine benzemez. Çünkü kaynakları çok farklıdır. Farklı kaynaklarla farklı müesseseler oluşmuştur. Müşterek kullanılan kelimeler bile her yerde aynı değildir. Harfler bile farklıdır. Bizim “v” harfimizle, Arab’ın “v” harfi farklıdır. Ancak bütün bu farklı tonlarına rağmen tasavvuf gerçek ihtiyacı karşıladığı için o ihtiyacı duyan herkes, bu müesseseye yanaşmaktadır. Hocaefendi’ye göre, İslâm’ın, hayat dini olduğunu, toplumsal tarafı çok kuvvetli olan bir din olduğunu kaydetmiştik. O’na göre gündelik hayat ve İslâm’ın bir özge yaşayış biçimi olan tasavvuf her zaman iç içe olmuştur. İslâm’ın üretmiş olduğu değerler sistemi içinde zaten ruhban bir sınıf yoktur. Şeriat ile hakikat veya başka bir deyişle zâhir ile bâtın, bir arada ve gönül gönüle yaşamışlardır. Bu gönül gönüle oluş toplumsallığın mahiyeti açısından da önemli bir etkendir. Tasavvuf dün olduğu gibi bugün de hayatla candan ilişkilidir.
Tasavvuf, toplumun kamu değerlerinin özü ve özeti olan ahlâkın okuludur. Öğrenmek zekânın yapmak ahlâkın işidir. “Toplum arasındaki münasebetleri düzenleyen konuya ahlâk denildiğini” söyler Hocaefendi ve “ahlâk, toplumun bir kurumudur, insanlar arasındaki münâsebetleri düzenler. İşte tasavvuf, o toplum münâsebetlerini en güzel, en fedâkâr, en hasbî, en menfaat duygusundan uzak şekilde düzenleyen bir eğitim verdiğinden, bugün de sevilmektedir” diye devam eder. O yüzden Hocaefendi bu olguyu vurgulamak için konuşma/konferans başlıkları olarak Tasavvuf ve Hayat’ı seçmiş, kitap ismi olarak İslâm, Tasavvuf ve Hayat’ı tercih etmiş, bu çerçevede yazılan kitaplara sık sık atıflar yaparak tavsiyede bulunmuştur.O, Süfyân-ı Sevrî’nin “Horasan’da ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve daha fazîletlidir” sözüyle beslenmiş bir anlayışın katıksız bir temsilcisidir. Tasavvufa bakışını ve tasavvuf anlayışını ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız Hocaefendi -ki O, bir tarif ortaya koymak iddiasında değildir. Nazariye geliştirme peşinde hiç değildir. O, hâli yaşayan bir îman ve aksiyon adamıdır. Tasavvufu tarif etmek için bir şeyi şuurda zaptetme endişesinden uzaktır.- Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Hazretleri’nin Câmiu’l-usûl isimli kitabındaki “Bütün tarîkatları inceledim. Bütün tarîkatlarda müşterek olan esas hizmet’tir” sözünden hareketle her tarîkatın kendine göre ince farkları olduğunu ama, bütün tarîkatlarda ortak olan, müşterek olanın hizmet olduğunu vurgulayarak aslında bütün görüşlerinin ve hayat anlayışının özetini vermektedir.HİZMET ANALYIŞI Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre hizmetin temel şartı ihlâstır. Yapılan hizmetin karşılık beklemeden, ivazsız ve garazsız olması gerekir. Gaye Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hatta hatta yapılan hizmetin karşılığı olarak cennet beklemek bile bir menfaat sayıldığından mü’min bundan da âzâde olmalıdır. Allah’ın rızasını kazanmak gayesi hiç atlanmamalıdır. İnsan hayatının her anında yaptıklarını muhasebe etmeli, gayeyi sık sık hatırlamalıdır. Bunun Hocaefendi’nin içinde bulunduğu gelenekteki formülü sık sık “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” (Allahım! Maksadım sensin ve isteğim senin rızândır) cümlesini söylemek veya bu şuurda olmaktır. İbadetlerin en hayırlısı insanlara faydalı olmak, onlara hizmet etmektir. Bu duygularla “hizmet eden izzet bulur.” Cenâb-ı Hak katında makbul bir kul olur. İslâm’ın bu yönünü kavrayan mutasavvıflar tarih boyunca bu ruhla hareket ederek insanların gönüllerini kazanmışlar, içinde bulundukları toplumun sulh, sükûn ve refah içinde; birlik, beraberlik ve dostluk atmosferinde yaşamasını temin etmişlerdir. Tekkede şeyh olacak insanın icazetine “Hâdimü’l-fukarâ” (fakirlerin hizmetçisi) kaydını koyan bir anlayış tabii ki başarılı olacaktır. Hocaefendi’ye göre hizmetin lâlettayin yapılması da hoş değildir. Yapılanın yerini tam bulması için o hizmetin nasıl yapıldığı da önemlidir. Büyük sûfî Kuşeyrî; “Sevgi, hizmeti yerine getirmekle beraber ‘hürmeti terkettim’ endişesi içinde olmaktır” demektedir. Bu ince ve asil davranışa Kur’an-ı Kerîm ihsan tabirini kullanmakta, bu tarz davranış içinde olana da muhsin demektedir. Hz. Peygamber; “Allah yaptığı işi güzel yapanı (muhsin) sever” buyurmuştur. İlimde, sanatta, edebiyatta, mûsikîde, ahlâkta, edebde, cesarette, doğrulukta, cömertlikte ve hizmette kemâl ve ideal budur. “Allah ihsânı müslümanlara her şeyde yazmıştır; yâni her müslüman her işini çok güzel yapacak. Kılıç ustasıysa, tülbenti havaya atıp altına kılıcı koyduğunda, kılıç tülbenti kesecek kadar keskin olmalıdır. Düşmanla çatışmada düşmanın kılıcı ikiye ayrılacak, ama müslümanın kılıcı ihsânından dolayı kırılmayacak. Kumaşınız hâlis olacak” der. Bu sebepten O, söylediğini güzel söylemiş, yaptığını güzel yapmış, baktığına güzel nazar etmiş, böylece çevresinde hâli, kaali ve nazarı ile gittikçe genişleyen bir sevgi ve hürmet hâlesi oluşturmuştur. Hocaefendi’ye göre sanat güzeli arama yoludur, işi güzel icra etme tarzıdır; ihsandır. Üretim sadece fabrika ve pazarlarda değil, bir o kadar da kafa ve kalplerde yapılmalıdır. Onun neticeleri hayatın bütün alanlarında aksetmelidir. Pazu-kafa-kalb üçlüsü bir araya geldiğinde ihsan ortaya çıkar; bu üçlüyü bir araya getiren insan sanatkârdır. O bu hali şöyle anlatır: “Bir işyerinde bir levha görmüştüm, hoşuma gitmişti. Sanat öğretmeni bir bilgili arkadaş atölye kurmuş, oraya yazmış. Diyor ki: ‘Yalnız pazusuyla çalışan, işçidir. Pazusu ve kafasıyla çalışan ustadır.’ Usta belki çelimsiz olabilir… İşçi babayiğit olabilir, beş kişinin kaldıramadığı yükü kaldırabilir ama, yalnız pazusuyla çalışıyor… Bazen bir malzemeyi mahveder, perişan eder. Kafası da çalışması lâzım insanın… Bu iki kademeyi anlıyoruz. Üçüncü bir kademe yazmış, o çok hoşuma gitti: ‘Pazusu, kafası ve kalbiyle çalışan, sanatkârdır.’ Bir de kalb yönünü; yani, sanat yönünü, estetik yönünü, güzellik yönünü katmak lâzım… Tabii bizde kalb deyince, estetikten önce îman ve irfan geliyor. İrfan yönünü katmamız lazım bizim de…” Hocaefendi’nin her hizmet ve faaliyetinin bu ruh ve bilinç ışığında değerlendirilmesi O’nu gereğiyle anlamak için zorunludur. Burada O’nun gerçekleştirdiği bir faaliyetini bahsettiğimiz açıdan ve beynelmilel tesirleri bakımından zikretmek yerinde olur. Bu da neşir hayatına kazandırıp uzun süre devamını sağladığı, başmakalelerini yazdığı İlim ve Sanat Dergisi’dir. Bu derginin kalitesini ve tesir sahasını belirtmek için Prof. Dr. Şerif Mardin’i dinleyelim: “Prof. Coşan, İslâmî ideoloji doğrultusunda üç tane süreli yayın çıkaran bir örgütün başında bulunmaktadır. Bunlardan İlim ve Sanat, dini nitelikte olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında bilgilendirici bir dergi olarak önemli bir okur kitlesine ulaşır. Başka hiçbir müslüman toplumda laik aydınların söylemini yakalama konusunda bu kadar başarılı bir örnek bilmiyorum.” Hocaefendi’ye göre hizmet hem güzel olmalı hem de körükörüne değil, bilinçli ve yaygın olmalıdır. Bunun şartları da; iyi yetişmek (eğitim), organize olmak, bilimsel çalışmak ve hizmeti planlamaktır.
Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

Arkadaşlar bu yazıya taraflı tüm yorumlar kapatılmıştır. Amaç sadece Hoca Efendiyi tanıtmaktır. Kimse bu niyeti kötü yorumlamasın. Allah’a emanet olun.
Editör.
Teşekürler Müslümanları rahatlattınız.