Hesabını Verebilecek misin?
27 Ekim 2007 Yazar: kara_al |
Kategori: Aktüel
Etiketler:ayet, hadis, hizmet, iman, insan, namaz, nur, risale
Yiyecek-içecek, giyim-kuÅŸam, ev, araba ve döÅŸemelik eÅŸya gibi ihtiyaçlarımızı karşılarken iktisat sınırını aÅŸmamamız, israfa kaçmamamız ve dolayısıyla ind-i ilâhîde mesul olmamamız için hangi hususlara dikkat etmeliyiz?İktisat; haddi aÅŸmamak, aşırı gitmemek, gereÄŸinden az veya çok harcamaktan kaçınmak, itidal ile hareket etmek ve orta yolu tutmak manalarına gelmektedir. İktisadın zıddı israftır. İsraf ise; lüzumsuz yere harcamak, istihlâkta (tüketimde) aşırı gitmek, gereÄŸinden fazla yiyip içmek ve Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiÄŸi nimetleri boÅŸ yere sarfetmek demektir. İzzet Vesilesi ve Zillet Sebebi İslamiyet, hem yeme-içme, giyim-kuÅŸam, araba, ev ve eÅŸya gibi maddî ihtiyaçları karşılarken hem de ihsan-ı ilahî olarak verilen her türlü rızıktan istifade ederken aşırılıktan kaçınmayı ve orta yoldan ayrılmamayı emretmiÅŸ; savurganlık hastalığından, ÅŸatafat tutkusundan ve lüks arayışından kaynaklanan israfın her çeÅŸidini yasaklamıştır. İktisat, her ÅŸeyden önce manevî bir ÅŸükürdür; çünkü muktesid insan, Mün’im-i Hakiki’ye ve dolayısıyla O’nun verdiÄŸi nimetlere karşı hürmet hisleriyle dolar, onların ardındaki rahmet-i İlâhiyeyi daha iyi kavrar; Rezzak-ı Hakiki’yi bilmenin hasıl ettiÄŸi ulvî duygular sayesinde nimetlerden daha derin lezzet duyar; kendisine bahÅŸedilen o kıymetli hediyeleri boÅŸa harcamaktan kaçınır, onları ihtiyaç miktarınca kullanır. Böylece, hem bir manada bedenine kesintisiz perhiz yaptırdığı ve itidal üzere yaÅŸadığı için hep sıhhatli kalır, hem Cenâb-ı Hakk’ın verdiklerine kanaat ederek onları dengeli kullandığından baÅŸkalarının eline bakma zilletinden kurtulup izzetini korur, hem de bu manevî ÅŸükrüne bir mükafat olarak, hakkında bir bereket vesilesine dönüÅŸen iktisat sayesinde, devamlı ziyade nimetlere kavuÅŸur. İsraf ise, nimetlere ve onları gönderene karşı saygısızlık olduÄŸu gibi, kanaatsizlik, hırs ve zillet misillü marazların da menÅŸeidir. Zira, müsrif adam, ilahî takdire ve alın teriyle elde ettiÄŸine razı olmaz, sürekli daha fazlasını ister; hiç ÅŸükretmez, daima ÅŸekvâda bulunur; helal rızkını az bulur, gayr-ı meÅŸru olup olmadığına aldırmadan daha külfetsiz ve daha çok kazancın peÅŸine düÅŸer, hatta o yolda izzet ve haysiyetini dahi feda eder. Bu itibarla, iktisat, nimetlerin artarak devam etmesinin ve izzetle yaÅŸamanın önemli bir vesilesi olduÄŸu gibi, israf da bereketin kesilmesinin ve zillete düÅŸmenin mühim bir sebebidir. Åžeytanın KardeÅŸliÄŸi İktisat eden insan, Allah’ın hoÅŸnutluÄŸuna ve Hak dostluÄŸuna yürüyen bahtiyar bir kuldur; müsrif kimse ise, israf yolunda sadece İblis’in arkadaÅŸlığını bulur, ÅŸeytanlara kardeÅŸ olur. Nitekim, "Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver, ama sakın saçıp savurma. Çünkü savurganlar ÅŸeytanların kardeÅŸleri olmuÅŸlardır. Åžeytan ise Rabbine karşı pek nankördür." (İsrâ, 17/26-27) mealindeki ayet-i kerime bu hakikati ifade etmektedir. Evet, Kur’an-ı Kerim saçıp savurmayı yasaklamakta ve savurganlığı ÅŸeytanî bir sıfat olarak anlatmaktadır. Saçıp-savurmanın az ya da çok harcama ile deÄŸil, harcamanın yapıldığı yerle alâkası vardır; bu açıdan, saçıp savurmadan maksat, "doÄŸru olmayan yerlere harcamada bulunmak"tır. İslam alimlerine göre, bir insan bütün malını-mülkünü Allah yolunda infak etse de savurganlık yapmış sayılmaz; fakat, gayr-ı meÅŸru bir iÅŸ için sadece birkaç kuruÅŸ da harcasa yine "saçıp savurmuÅŸ" kabul edilir. Nasıl ki, ÅŸeytan onca nimeti görmezlikten gelmiÅŸ, ÅŸükürle mukabelede bulunacağına hep ÅŸikayet etmiÅŸ, hakkına razı olmayıp büyük bir hırsla daha fazlasını istemiÅŸ ve bütün ilahî ihsanları sûiistîmal ederek haddini bütün bütün aÅŸmıştır; iÅŸte savurgan kimseler de, nankörlüklerinden dolayı mazhar oldukları nimetleri küçümsemekte, onlara ÅŸükürle deÄŸil de ÅŸekvâ ile mukabele etmekte, kıymetini bilemedikleri nimetleri gayr-i meÅŸru ve faydasız iÅŸler için rahatça saçıp-savurmakta ve dolayısıyla küfran-ı nimet, nankörlük, haddi aÅŸma ve israf çizgisinde İblis’e yoldaÅŸ, ÅŸeytanlara kardeÅŸ olmaktadırlar. Orta Yol Oysa, İslam savurganlıkla eli sıkılık arasında bir orta yol göstermiÅŸ, nimetlerin kadrini bilip onlara ÅŸükürle mukabele etmek gerektiÄŸini belirtmiÅŸ ve ÅŸükrün esasını da "insana bahÅŸedilen duygu, düÅŸünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gayeleri istikametinde kullanmak" ÅŸeklinde tarif etmiÅŸtir. Bu itibarla, inanan insanlar, bir taraftan saçıp savurmaktan uzak kalmalı, diÄŸer yandan da, asla cimri olmamalı; israftan kaçınmalı ama Hak yolunda infakta bulunmaya da can atmalı ve kendilerine bahÅŸedilen bütün nimetleri Cenâb-ı Hakk’ın rızasına ulaÅŸmak için birer vesile olarak kullanmalıdırlar. Kur’an-ı Kerim, iÅŸte bu orta yola ve müstakim çizgiye iÅŸaret etmiÅŸ; "Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma ki herkes tarafından ayıplanan, kaybettiklerine hasret çeken bir hale düÅŸmeyesin." (İsrâ, 17/29) buyurmuÅŸtur. Ayrıca, "Rahman’ın o has kulları, harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar." (Furkan, 25/67) diyerek seçkin kulların bu önemli vasfına vurguda bulunmuÅŸtur. BaÅŸtan beri ima edildiÄŸi üzere, israf kavramını sadece yiyecek-içecek, mal-mülk ve maddî imkanlarla alâkalı olarak düÅŸünmemek gerekir. İsrafın çerçevesini daha geniÅŸ tutmak ve maddî-manevî her türlü nimetin yaratılış gayesine ters kullanılmasını ve boÅŸu boÅŸuna harcanmasını savurganlık olarak deÄŸerlendirmek icap eder. Dolayısıyla, giyim-kuÅŸamda, içinde oturulan binada ve evin tefriÅŸinde olduÄŸu gibi, zaman ve saÄŸlık misillü nimetlerin kadrinin bilinmeyiÅŸinde de israf söz konusudur. Evet, gereksiz olarak musluktan akıtılan su, ihtiyaç fazlası yakılan elektrik israf olduÄŸu gibi, zamanı boÅŸa harcamak ve saÄŸlığı bozacak davranışlara dalmak da israftır. Bir insanın yarım kırba su ile abdest alması mümkünken, lavaboda musluÄŸu sonuna kadar açıp iki kırbalık su kullanması nasıl israfsa, altı saatlik uyku ile dinlenebilecekken sekiz saat uyuması da aynı ÅŸekilde israftır. İslam, israfa girmeme hususunda çok hassas davranılmasını istemiÅŸ, denizin kenarında abdest alırken dahi gereÄŸinden fazla su kullanmamayı tavsiye etmiÅŸtir. İktisat ve israf konusunun ferdî ve içtimaî hayattaki ehemmiyetine binâen, Nur Müellifi, "Yiyin, için, fakat israf etmeyin." (A’râf, 7/31) mealindeki âyet-i kerimeyi serlevha yaparak "İktisad Risalesi" adlı eserini yazmış; sadece bu ayetin dahi iktisadın kat’î olarak emredildiÄŸine ve israfın da kesinlikle yasaklandığına delil olarak yeteceÄŸini belirterek, ondan gayet mühim hikmetler çıkarıp serdetmiÅŸtir. Hususiyle günümüzde, iffet ve haysiyetle yaÅŸamak isteyen herkesin belli aralıklarla İktisad Risalesi gibi hikmet derslerini okuyup iktisadın lüzumunu ve esaslarını bir kere daha mütalaa etmesi ÅŸarttır. Tüketim Hastalığı ve İktisattaki Sır Evet, özellikle içinde yaÅŸadığımız zaman diliminde iktisat etmeyen kimselerin, zillete, manen dilenciliÄŸe ve sefalete düÅŸmeleri kaçınılmazdır. Bugün israf, toplumun hemen her kesiminde büyük bir felaket halini almıştır. Çünkü, lüks sayılabilecek pek çok eÅŸya artık zaruri ihtiyaç maddesi telakki edilmektedir. Öyle ki medeniyet, bedeviyete nispeten adeta hayatı birkaç kat ağırlaÅŸtırmış, insanı el emeÄŸi ve alın teriyle kazanıp helal çizgide yaÅŸayamaz hale getirmiÅŸtir. Büyük ÅŸehirde meskun bir insanın, orta halli bir gelirle iaÅŸesini karşılayabilmesine neredeyse imkan yoktur. Zira, ihtiyaç kabul edilen maddelerin listesi o kadar uzayıp gitmektedir ki, iktisadı esas almayan, iffet ve izzetini koruma kararlılığında olmayan kimseler, çoluk çocuÄŸu memnun edebilmek için çalıp çırpmaktan, meÅŸru olmayan iÅŸler yapmaktan ve iç içe fenalıklara girmekten baÅŸka çarelerinin kalmadığına inanabilmektedirler. Maalesef, ÅŸimdilerde, reklam vasıtasıyla iyice azgınlaÅŸtırılan tüketim hastalığı dar gelirli kimselere de sirayet etmiÅŸtir ve artık çeÅŸitli hırsızlıklar, rüÅŸvetler, spekülasyonlar, iÄŸfaller, kaçakçılıklar ve aldatmalar ortalığı kasıp kavurmaktadır. Dahası, bu zamanda lüks ve israfı besleyen para pek pahalıdır. Birinci sınıf hayata nâil olma düÅŸüncesindeki kimseler, çoÄŸu zaman haksız ve külfetsiz çok kazanç elde etme mukabilinde izzet, haysiyet, namus ve iffetlerini rüÅŸvet olarak vermektedirler. Hatta, dinin mukaddes saydığı nice deÄŸeri dünya menfaatlerine peÅŸkeÅŸ çekmektedirler. Halbuki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz "İktisat eden, ailesini geçindirme hususunda darlık çekmez." mealindeki hadis-i ÅŸerifiyle, helal kazançla ve insan haysiyetine yakışır bir ÅŸekilde aile fertlerine bakmanın sırrı olarak iktisat yolunu göstermiÅŸtir. Gerçekten de, insan yeme-içmesinde, giyim-kuÅŸamında, ev ve eÅŸya hususunda Ashab-ı Kiram efendilerimizin hayat tarzını örnek alsa, onlara ittibaen mütevazı ve sade bir gidiÅŸat tuttursa, lüks ve fantezilerden uzak kalsa, buna birden bire muvaffak olamasa bile, yavaÅŸ yavaÅŸ öyle bir hayatı tesis etmeye çalışsa ve aile efradını da bu anlayışa göre yaÅŸamaya alıştırsa, Allah’ın izniyle o, mutlaka iktisadın bereketini görecek, çok az bir iâÅŸe ile yetinmesini bilecek ve asla helal dairenin dışına çıkmayacak, böylece kimseye el açmayan aziz bir insan olarak hayatını devam ettirecek ve belki pek çoklarına da bu mevzuda hüsn-ü misal teÅŸkil ederek, onları da zillet ve sefaletten kurtaracaktır. Adanmış Ruhlar ve İktisat-İstiÄŸna MesleÄŸi Bilhassa hizmet-i imaniye ve Kur’aniyede bulunan insanlar, mutlaka kendilerini iktisada alıştırmak zorundadırlar. Aksi halde, itibarlarını yitirme, güven kredilerini kaybetme ve davalarına laf getirme ihtimalleriyle karşı karşıya kalırlar. Oysa, itibar ve güven, hizmet erleri için en geçerli akçe ve en büyük sermayedir. GüvenilirliÄŸini yitirmiÅŸ bir mü’min, irÅŸad vazifesini yaparken kendisine lazım olan bütün sermayesini kaybetmiÅŸ demektir. Bundan dolayı, adanmış bir ruh, hiç kimseye el açmamalı, yüz suyu dökmemeli ve vaktinde geri verme imkanına sahip deÄŸilse baÅŸkalarından tek kuruÅŸ almamalıdır. Åžayet, onun, günde üç defa yemek yemeye imkanı el vermiyorsa, iki öÄŸünle iktifa etmeli; ona da gücü yetmiyorsa, bir defayla yetinmelidir. Hatta, icabında çocuklarını doyurmalı, kendisi yarı aç kalmalı, buna davası hatırına katlanmalı ve ÅŸartlar nasıl olursa olsun iffetini korumalıdır. Üç odalı kiralık bir evi bile kendisi için lüks kabul etmeli ve "İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hane-i saadeti sadece bir odacıktan ibaretti; o münevver odacık öyle daracıktı ki, Peygamber Efendimiz namaz kılarken rahat secde edebilmesi için Hazreti AiÅŸe’nin birazcık toparlanması gerekiyordu. Kâinatın Efendisi dahi öyle yaÅŸamışken bu bize biraz fazla deÄŸil mi?" demelidir. Åžayet, bütçesi müsait deÄŸilse ve hele zaruret de yoksa, araba sahibi olmamalı, gideceÄŸi yere yaya gitmeli veya toplu taşıma vasıtalarını kullanmalı.. hâsılı, ne yapıp etmeli, iffet ve istiÄŸna ruhuyla yaÅŸamasını bilmeli; kat’iyen lükse girmemeli, israfa düÅŸmemeli ve asla yüce mefkuresine laf getirmemelidir. Evet evet.. dava adamı yaÅŸama zevki, hayat kaygısı, rahat tutkusu, lüks arayışı ve israf alışkanlığından fersah fersah uzak kalmalıdır. O, süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevazı halini ömür boyu korumalıdır. Kendisinden öncekileri yiyip bitiren lüks, israf, debdebe ve ihtiÅŸam onun evinden içeri girememeli, hele gönlüne yol bulamamalı ve ona hükmedememelidir. O, asla tavanlardaki boya, zeminlerdeki cilâ, masalardaki ibriÅŸim ve yataklardaki atlaslarla kadr ü kıymetini yüceltme, giyim-kuÅŸamla beyan ve düÅŸüncelerine ağırlık kazandırma, maddi debdebe ve ihtiÅŸamla dünya meftunlarına sempatik görünme peÅŸinde olmamalı ve İslam’dan baÅŸka vesile-i izzet aramak suretiyle maskara durumuna düÅŸmemelidir. Unutulmamalıdır ki, mü’minler ÅŸekil ve düÅŸünce deÄŸiÅŸtirmekle, kılık-kıyafet ve hayat tarzı açısından baÅŸkalarına benzemekle diÄŸer kültürlerin temsilcilerine karşı asla ÅŸirin görünemezler; böyle yapmakla, sadece ruhlarını ipotek etmiÅŸ ve kalblerini de öldürmüÅŸ olurlar. Davranışlarındaki oynaklık, düÅŸüncelerindeki renksizlik ve hayatlarındaki fantezilerle baÅŸkalarının gönlüne gireceklerini ve onları kendi düÅŸünce çizgilerine çekeceklerini zannedenler, farkına varmadan yabancılara iltihak etmeye ve onların fikir atmosferleri içinde eriyip gitmeye mahkum zavallı kimselerdir. Ancak israf ve lüksten alabildiÄŸine uzak duran, hep iktisat ve istiÄŸna ruhuyla yaÅŸayan ve izzeti, Din-i Mübin’e baÄŸlılıkta arayan mefkure kahramanlarıdır ki, ev yerine bir çadırı da mesken tutsalar, her öÄŸün kuru ekmekle de karın doyursalar, üzerlerine elbise diye bir çuval da geçirmiÅŸ olsalar, -Allah’ın inayetiyle- baÅŸkalarına tesir edip kalb kapılarını açacak olanlar iÅŸte onlardır. Bu Dairenin Mütrefîni Olmamalı!.. DiÄŸer taraftan, esas olan, dünyayı kalben terketmektir, kesben deÄŸil. Bu açıdan, bir mü’min, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve Karun kadar zengin olabilir.. olabilir, zira o, iktiza ettiÄŸi an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Allah’ın rızası istikametinde infak edebilir. İşte, malî imkanları geniÅŸ olan ve helalinden kazanan böyle zengin kimselerin müreffeh yaÅŸamalarına bir ÅŸey denilemez. Dinin helal kıldığı çerçevede yeme-içme, rahat etme, Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiÄŸi nimetlerden meÅŸru dairede faydalanma, cismaniyet ve maddî hayat itibarıyla onları kullanma kula verilmiÅŸ bir haktır. Evet, Mevlâ-yı Müteâl, nelerden istifade etmeyi mübah kılmışsa, onlardan yararlanma kulun hakkıdır; bir kul, bu hakkı ister ÅŸahsı adına isterse de gelecek nesiller hesabına kullanabilir; bu onun imandaki derinliÄŸine ve himmet ufkuna baÄŸlıdır. Ne var ki, insan bazı alışkanlıklar edinince, o yolla bir kısım sûiistîmallere de kapı aralayabilir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da "mütrefîn" diye bir zümreden bahsedilmektedir. Bunlar yeme-içme, giyim-kuÅŸam ve yatıp-kalkma gibi hususlarda aşırı aristokrat davranan insanlardır. Allah Teâlâ, bir beldeyi helak etmek murat buyurduÄŸunda, o beldenin kaderine mütrefîni hâkim kılar. Neticede, yemeyi-içmeyi ve dünyadan kâm almayı gâye-i hayal haline getirmiÅŸ bu insanlar, ilâhî azaba davetiye çıkarır ve bütün beldenin felaketine sebebiyet verirler. Bu açıdan, mütevazı ve sade bir hayat tarzıyla iktifa edip sonra da Allah’ın ihsanlarını yine O’nun rızasını kazanma istikametinde deÄŸerlendirmek inanan zenginler için de önemli bir esas olmalıdır. Çünkü, israf bizâtihî çirkindir; dolayısıyla, fakir ya da zengin her mü’min, helallerden ve mübahlardan istifade ederken bile aşırıya kaçıyor ve tehlike sath-ı mâilinde dolaşıyor olma endiÅŸesiyle temkinli davranmalıdır. Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) ve Ashab-ı Kiram efendilerimiz, özellikle belli bir dönemden sonra, her türlü ferah-feza yaÅŸama imkanlarına sahip olmalarına raÄŸmen, mütevazı ve zâhidâne bir hayatı tercih etmiÅŸler ve buradaki her nimetin hesabının ötede sorulacağı inancıyla hep dünya-ahiret muvazenesini gözeterek yaÅŸamışlardır. Allah’ın helâlinden ihsan ettiÄŸi nimetlere karşı ÅŸükürle mukabelede bulunup, sonra bu mala terettüp eden bütün hakları yerine getirirken İslâm’ı i’lâ etme ve insanlara faydalı olma mülâhazalarının dışında bir düÅŸünceye girmemiÅŸlerdir. Evet, onlar hiç mal biriktirmemiÅŸ ve asla tûl-i emele kapılmamış, sürekli ahiretin yamaçlarına müteveccih olmuÅŸlardır. Nitekim, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh), kendisine takdim edilen bir bardak soÄŸuk su karşısındaki tavrı bu hakikatin en güzel ÅŸahitlerinden biridir: Evet, halifeliÄŸi döneminde kendisine bir bardak soÄŸuk su verilir. Sıddık-ı Ekber, birkaç yudum içip iftar eder ve ardından gözlerinden damla damla yaÅŸ dökmeye baÅŸlar. Akabinde öyle hıçkırarak aÄŸlar ki, etrafındakileri de aÄŸlatır. Bir müddet sonra, dostları "Seni bu derece aÄŸlatan nedir?" diye sorarlar. Der ki: Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) önündeki bir ÅŸeyi eliyle iter gibi yapıyor ve "Benden uzak dur, benden uzak dur!" diyordu. Sordum, "Ya Rasûlallah! Birini uzaklaÅŸtırmaya çalışıyorsunuz ama ben kimseyi göremiyorum?!." Buyurdular ki: "Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti ve bana kendisini kabul ettirmek istedi; ben de ona ‘Benden uzak dur!’ dedim. Bunun üzerine o, çekip giderken, ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler elimden kurtulamayacaklar. Kendimi sana kabul ettiremedim ama sonrakiler peÅŸimden koÅŸacaklar’ dedi." İşte, bu bir bardak soÄŸuk su ile dünya bana kendini kabul ettirmiÅŸ olur mu diye endiÅŸe ettim ve onun için aÄŸladım. Hesabı Sorulacak Nimetler Evet, Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaÅŸları, maddî hayat itibarıyla en fakirâne yaÅŸayan insanlardı. Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Åžayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaÅŸayabilirlerdi. Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düÅŸünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teÅŸvik ettiÄŸi halde kendisi hem kıyamete kadar gelecek olan bütün irÅŸad erlerine örnek olmak hem de ahiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliÄŸi ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti. Öyle ki, bir gün Fazilet GüneÅŸi (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmiÅŸti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiÅŸ, kutlu misafirlerine ikram etmiÅŸti. Allah Rasûlü "Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!" buyurunca, ev sahibi, "Ya Rasûlallah, evime ÅŸeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaÅŸmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim." demiÅŸti. Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmiÅŸti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koÅŸmuÅŸ, bir oÄŸlak tutup kesmiÅŸ ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diÄŸer yarısını da suda piÅŸirmiÅŸti. Åžefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuÅŸ ve "Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı." buyurmuÅŸtu. Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiÅŸ ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüÅŸtü. Herkes yemeÄŸini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) "Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaÅŸmamış hurma, olgun taze hurma ve soÄŸuk su…" demiÅŸ; bunları sayarken de mübarek gözleri yaÅŸlarla dolmuÅŸtu. Sonra sözlerine ÅŸöyle devam etmiÅŸti: "Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, iÅŸte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ "Sonra o gün size verilmiÅŸ olan her nimetten sorguya çekileceksiniz." (Tekâsür, 102/8) buyurmuÅŸtur; evet, iÅŸte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir." Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan Ashab-ı Kirama öyle ağır gelmiÅŸti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı. Bunun üzerine MüÅŸfik Nebi ÅŸöyle buyurdu: "Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda "Bismillah" deyin; doyduÄŸunuz zaman da, "Sonsuz ÅŸükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi." diyerek o nimete ÅŸükredin." Bir baÅŸka gün, Enbiyalar Serveri, oruç tutmuÅŸtu; iftar edeceÄŸi zaman kendisine bir bardak süt getirmiÅŸlerdi. Sahabe-i güzin efendilerimiz Rasûl-ü Ekrem’in hoÅŸuna gidebilecek bir ÅŸey yapmak için can atarlardı; o gün de ikram edecekleri sütün içine biraz bal koymuÅŸlardı. Peygamber Efendimiz, sütten bir iki yudum alıp balın tadını hisseder hissetmez elindeki kabı mübarek dudaklarından uzaklaÅŸtırarak, "Bu nedir?" diye sorunca, "Ya Rasûlallah, hoÅŸunuza gideceÄŸini düÅŸünerek süte biraz bal karıştırdık!" cevabını vermiÅŸlerdi. Bunun üzerine Beyan Sultanı elindeki kaseyi yere koyarak ÅŸöyle buyurdu: "Dikkat ediniz! Ben bunun içilmesini haram kılmıyorum; fakat, bilin ki, kim (yemesinde-içmesinde, giyiminde-kuÅŸamında) Allah için mütevazı olursa, Allah onu yücelttikçe yüceltir; kim de kibirlenir ve büyüklük taslarsa, Cenâb-ı Hak onu da alçalttıkça alçaltır. Kim iktisatlı hareket ederse, Allah onu zengin kılar; kim de israf ederse, Cenâb-ı Hak onu fakr u zarurete mübtela eyler.. ve kim Allah’ı çokça zikrederse, Mevlâ-yı Müteâl ondan hoÅŸnut olur." Sözün özü; iktisat, insanı kanaatkâr kılar; hadis-i ÅŸerifin ifadesiyle "Kanaat, tükenmez bir hazinedir." ve "Kanaat eden aziz yaÅŸar; tamah eden zillete düÅŸer." İktisat, berekete ve izzetli yaÅŸamaya vesile olur. İsraf ise, kanaatsizliÄŸe, sürekli hayattan ÅŸikayet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlassızlığa sebebiyet verir; insanın izzetini kırar ve onu baÅŸkalarına yüz suyu dökmeye mecbur eder. Bütün mü’minler iktisat ve istiÄŸna ruhunu hayatlarının esası yapmalıdırlar; fakat, özellikle de adanmış ruhlar, yeme-içme, giyim-kuÅŸam, ev-bark, araba ve eÅŸya gibi bütün ihtiyaçlarını zaruret çizgisine göre ele almaya ve her meselede tevazu kaidesine muvafık davranmaya çalışmalıdırlar. alıntıdır

allah bizlere yaptıklarımızın hesabını vermeyi nasib eylesin