Mesnevi’den (Tevekkül mü? Çalışmak mı?)
21 Mart 2008 Yazar: kara_al |
Kategori: Mesneviden
Etiketler:mesnevi, mesnevi oku, mesneviden hikayeler, mevlana
Güzel bir derede av hayvanları, aslan korkusundan ıstırap içindeydiler. Çünkü aslan, daima pusudan çıkıp birisini kapmaktaydı. O otlak bu yüzden hepsine fena geliyordu. Hileye baÅŸ vurdular; aslanın huzuruna geldiler: “Biz sana gündelikle yiyecek verip doyuralım. Bundan sonra hiçbir av peÅŸine düÅŸme ki bu otlak bize zehrolmasın.”dediler. Aslan dedi ki: “Hileye uÄŸramasam, vefa görecek olsam dediÄŸiniz doÄŸru. Ben ÅŸundan bundan çok hileler görmüÅŸümdür. İnsanların yaptıkları iÅŸlerden, ettikleri hilelerden helak olmuÅŸum; o yılanlar, o akrepler tarafından çok ısırılmışım. İçinde pusu kurmuÅŸ olan nefis ise, kibir ve kin bakımından bütün adamlardan beterdir. Benim kulağım “mümin, bir zehirli hayvan deliÄŸinden iki kere daÄŸlanmaz” sözünü iÅŸitti; Peygamberin sözünü canla gönülle kabul etti.” Hepsi dediler ki: “Ey halden haberdar hakim! Çekinmeyi bırak; çekinme, insanı kaderin hükümlerinden kurtaramaz. Kaderden çekinmekte periÅŸanlık ve kötülük vardır, yürü, tevekkül et ki tevekkül, hepsinden iyidir. Ey kötü hiddetli adam! Kaza ile pençeleÅŸme ki kaza da seninle kavgaya tutuÅŸmasın. Tanyerini aÄŸartan Tanrı’dan bir zarar gelmemesi için kulun Hak hükmüne karşı ölü gibi olması lazımdır.” Aslan: “Evet, tevekkül kılavuzsa da bu sebebe teÅŸebbüs de, Peygamber’in sünnetidir. Peygamber, yüksek sesle “Tevekkülle beraber yine devenin ayağını baÄŸla” dedi. “Çalışan kimse Tanrı sevgilisidir” iÅŸaretini dinle; tevekkülden dolayı esbaba teÅŸebbüs hususunda tembel olma” dedi. Hayvanlar ona: “Çalışıp kazanma, bil ki, halkın itikat zayıflığı yüzünden, harislerin boÄŸazları miktarınca bir riya lokmasıdır. Tevekkülden daha güzel bir kazanç yoktur. Esasen Hak’ka teslim olmadan daha sevgili ne var? Çokları beladan belaya; yılandan ejderhaya sıçrarlar. İnsan hile etti ama hilesi kendisine tuzak oldu… can sandığı, içici bir düÅŸman kesildi! Kapıyı kapadı, halbuki düÅŸman evinin içindeydi. Firavun’un hile ve tedbiri de iÅŸte buna benzer masallardandı.O kin güdücü, yüz binlerce çocuk öldürdü; aradığı ise evinin içinde idi. Madem ki bizim gözümüzde bir çok illet var; yürü kendi görüÅŸünü dostun görüÅŸünde yok et! Bizim görüÅŸümüze bedel onun görüÅŸü, ne güzel bir karşılıktır. Bütün maksatları onun görüÅŸünde bulursun. Çocuk; tutucu, koÅŸucu deÄŸilken ancak babasının omuzuna biner. Halkın canları; el ayak sahibi olmazdan, beden kaydına düÅŸmezden evvel vefadan sefaya uçuyordu. Vakta ki”İniniz” emriyle hapis olundular, hiddet, hırs, kanaat ve zaruret kayıtlarına düÅŸtüler. Biz Hak’kın hayali ve süt isteyen yavrularıyız. (Peygamber) “Halk Tanrı hayalidir” dedi. Gökten yaÄŸmur veren, rahmetiyle can vermeye de kadirdir” dediler. Aslan dedi ki: “Evet ama Kulların Tanrı’sı bizim ayağımızın önüne bir merdiven koydu. Dama doÄŸru basamak basamak çıkmalı burada cebri olmak ham tamahtır. Ayağın var, nasıl olur da kendini topal edersin; elin var niye pençeni saklarsın? Efendi, kölenin eline beli verince söylemeden dileÄŸi malum olur. Bel gibi olan el de, Tanrı iÅŸaretlerindendir. Sonu düÅŸünmek hassası da onun ibarelerindendir. Tanrı’nın iÅŸaretlerini canına nakÅŸ ederek ve o iÅŸarete vefakarlık ederek can verirsen. Sana nice sır iÅŸaretleri bahÅŸeyler; senden yükü kaldırır, seni iÅŸ güç sahibi eder.Åžimdi yük altındasın; Tanrı seni yükler, bidirir… Åžimdi onun emrini kabul etmektesin; sonra seni makbul eder. Åžimdi onun emrini kabul etmiÅŸsin, sonra o emirleri söylersin. Åžimdi vuslat arıyorsun, ondan sonra da vasıl olursun. Tanrı’ını nimetlerine ÅŸükretmeye çalışmak kudrettir. Senin cebriliÄŸin ise o nimeti inkardır. Onun verdiÄŸi kudrete ÅŸükretmek kudretini arttırır. Cebir ise nimeti elinden çıkarır. Senin cebriliÄŸin yolda uyumaktır, uyuma; o kapıyı, o dergahı görmedikçe uykuya dalma! Ki rüzgar her anda dalları silkip başına çerez ve azık döksün. Cebre inanmakla yol kesen haydutlar arasında uyumak müsavidir. Vakitsiz öten kuÅŸ nasıl olur da kurtulur? EÄŸer onun iÅŸaretlerine burun büküyorsan kendini erkek mi sanıyorsun! Sendeki bu kadarcık akıl da zayi olur, aklı uçan baÅŸsa buyruk kesilir! Zira ÅŸükür etmemek uÄŸursuz ve ayıp bir ÅŸeydir; o hal, ÅŸükretmeyeni, ta ateÅŸin dibine kadar çeker götürür.Tevekkül ediyorsan çalışmak hususunda tevekkül et; kazan da sonra Tanrı’ya dayan!” Hepsi ona bağırarak dediler ki: “Sebep tohumlarını eken o harisler…” Kadın, erkek nice yüz binlerce kiÅŸi, neden oldu da zamanın menfaatlerinden mahrum kaldılar? Dünyanın baÅŸlangıcından beri yüz binlerce kavim, ejderha gibi ağız açmışlar;O bilgili, idrakli kavimle hileler düzmüÅŸler, tedbirlerde bulunmuÅŸlardır. Öyle tedbirler ki o tedbirlerle daÄŸ bile ta dibinden kopar, yerinden ayrılırdı. Tanrı, onların hile ve tedbirini “o tedbirler yüzünden daÄŸların tepeleri bile oynar, yıkılır, dümdüz olurdu” diye övdü. (Bunca tedbirlerine raÄŸmen) o avlanmalarından, o çalışmalarından ezelde verilen kısmetten baÅŸka bir ÅŸey yüz göstermedi… Hepsi tedbirlerden de aciz kaldılar, çalışmadan da; ortada Tanrı’nın iÅŸi ve hükümleri kaldı. Adı sanı belli kiÅŸi! Kazanmayı bir addan baÅŸka bir ÅŸey bilme; ey kurnaz ve hilekar adam! Çalışmayı bir vehimden baÅŸka bir ÅŸey sanma.” Saf bir adam, bir kuÅŸluk çağında koÅŸa koÅŸa Süleyman’ın adalet sarayına eriÅŸti.Yüzü gamdan sararmış, dudakları morarmıştı. Süleyman ona “Efendi ne oldu?” dedi.O “Azrail, bana öyle bir hışımla, öyle bir kinle baktı ki…” dedi.Süleyman “Peki ÅŸimdi ne diliyorsan dile bakalım” dedi. O dedi ki: “Ey canları koruyan rüzgara emret; Beni ta Hindistan’a götürsün; belki kullunuz oraya gidince canını kurtarır.” İşte halk fakirlikten böyle korkar. Onun için insanlar hırs, emele lokma olurlar.Fakirlikten korkmak tıpkı o adamın ölümden korkmasına benzer. Hırsı, çalışmayı da sen Hindistan farz et! Süleyman rüzgara emretti; rüzgar da onu derhal Hindistan’da bir adaya götürdü. Ertesi gün Süleyman, divan vakti halkla buluÅŸunca Azrail’e dedi ki: “O müslümana ne sebeple hışımla baktın? Ey Tanrı elçisi, bana anlat. Acaba bu iÅŸi o adamın hanümanından avare etmek için mi yaptın? Azrail, cevaben dedi ki: “Ey cihanın zevalsiz padiÅŸahı! O ters anladı; ona hayal göründü. Ben ona hışımla ne vakit baktım? Onu yol uÄŸrağında görünce ÅŸaşırdım.Çünkü Hak bana “Haydi bugün var onun canını Hindistan’da al” buyurdu. Taacüple “yüz tane kanadı olsa Hindistan’a gitmesi yine uzak” dedim. İşte sen dünya iÅŸlerini hep buna kıyas et, gözünü aç ta gör! Kimden kaçıyoruz, kendimizden mi? Ne olmayacak ÅŸey! Kimden kapıp kurtarıyoruz, Hak’tan mı? Ne boÅŸ zahmet. Aslan dedi ki: “DoÄŸru ama Peygamberlerin, müminlerin çalışmalarını da gör. Cefadan, kahırdan ne gördülerse mükafata nail oldular; Tanrı onların mücadelesini zayi etmedi. Onların baÅŸ vurdukları çareler her hususta latif oldu. Çünkü zariften ne gelirse zariftir.Tuzakları felek kuÅŸunu tuttu; noksanları tamamen sayıldı. Ey ulu kiÅŸi! Nebilerin ve velilerin yolunda çalış. Kaza ve kaderle pençeleÅŸmek mücadele sayılmaz. Çünkü bizi pençeleÅŸtiren, savaÅŸtıran da kaza ve kaderdir. Bir kimsenin iman ve itaat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyan etmiÅŸse kafirim! Başın yarılmamış, ÅŸu başını baÄŸlama. Birkaç gün çalış da ondan sonra gül! Dünyayı arayan kimse olmayacak ve kötü bir ÅŸey aradı. Ukbayı arayansa kendine iyi bir hal aramış oldu.Dünya kazancı için çarelere baÅŸ vurmak soÄŸuk bir ÅŸeydir. Dünyayı terk etmek için çarelere baÅŸ vurmak ise caizdir, emredilmiÅŸtir.Hile ve çare diye bir zindanı delip çıkmaya derler. Yoksa birisi zaten açılmış deliÄŸi kapatırsa yaptığı iÅŸ, soÄŸuk ve ters bir iÅŸtir.Bu dünya zindanıdır, biz de zindandaki mahkumlarız. Zindanı del kendini kurtar! Dünya nedir? Tanrı’dan gafil olmaktır. KumaÅŸ, para, ölçüp tartarak ticaret yapmak ve kadın; dünya deÄŸildir. Din yolunda sarf etmek üzere kazandığı mala, Peygamber “ne güzel mal” demiÅŸtir. Suyun gemi içinde olması geminin batmasıdır. Gemi altındaki su ise gemiye; geminin yürümesine yardımcıdır. Mal, mülk sevgisini gönülden sürüp çıkardığındandır ki Süleyman, ancak yoksul adını takındı. AÄŸzı kapalı testi, içi hava ile dolu olduÄŸundan derin ve uçsuz bucaksız su üstünde yüzüp gitti. İşte yoksulluk havası oldukça insan, dünya denizine batmaz, o denizin üstünde durur. Bütün bu dünya, onun mülkü olsa bu mülk, gözünde hiçbir ÅŸey deÄŸildir.Åžu halde kalbini Min Ledün ululuÄŸunun havası ile doldur, aÄŸzını da baÄŸla mühürle! Çalışma da haktır, deva da haktır, dert de hak. Münkir kimse çalışmayı inkar da ısrar eder durur.” Aslan bu yolda bir çok delililer getirdi. O cebriler aslanın cevabına kandılar. Tilki, geyik, tavÅŸan ve çakal cebre inanışı ve dedikoduyu bıraktılar.
Bu biatte ziyana düÅŸmemek için kükremiÅŸ aslanla ahitlerde bulundular… Zahmetsizce her günün kısmeti gelecek, aslanın baÅŸka bir teÅŸebbüse ihtiyacı kalmayacaktı.Kura kime isabet ederse günü gününe aslanın yanına sırtlan gibi koÅŸar, teslim olurdu. Bu kadeh dönerek tavÅŸana gelince; tavÅŸan haykırdı: “ Niceye dek bu zulüm?” Hayvanlar dediler ki: “Bunca zamanlardır ahdimize biz vefa ederek can feda ettik. Ey inatçı, bizim kötü bir adla anılmamıza sebep olma, aslan da incinmesin. Yürü, yürü : çabuk, çabuk!” TavÅŸan, “Dostlar, bana mühlet verin de hilemle sizde beladan kurtulun. Benim hilemle canımız kurtulsun, bu hile çocuklarımıza miras kalsın. Her peygamber, dünyada ümmetini böyle bir kurtuluÅŸ yerine davet etti. Peygamberler, halk nazarında gözbebeÄŸi gibi küçük görünürlerdi ama felekten kurtuluÅŸ yolunu görmüÅŸlerdi. Halk, peygamberleri; gözbebeÄŸi gibi küçük gördü, gözbebeÄŸinin manen büyüklüÄŸünü kimse anlayamadı.” Hayvanlar ona: “Ey eÅŸek, kulak ver! Kendini tavÅŸan kadrince tut, haddini aÅŸma! Bu ne laftır ki senden daha iyiler, dünyada onu hatırına bile getirmezler. Ya gururlandın, yahut da kaza, bizim izimizde. Yoksa bu laf, senin gibisine nereden yaraÅŸacak? Dediler. TavÅŸan, “Dostlar, Hak bana ilham etti. Hakikaten zayıf birisi, kuvvetli bir rey ve tedbire nail oldu. Hak’kın arıya öÄŸrettiÄŸini, aslan ve ejderha bilemez. Arı, terütaze balla dolu petekler yapar. Tanrı ona o ilimden kapı açtı. Hak’kın ipekböceÄŸine öÄŸrettiÄŸini hiçbir fil bilir mi? TopraÄŸa mensup insan Hak’tan ilim öÄŸrendi ve o bilgi ile yedinci kat göÄŸe kadar bütün alemi aydınlattı; Tanrı’ya ÅŸüphe eden kiÅŸinin körlüÄŸüne raÄŸmen meleklerin adını, sanını unutturdu; altı yüz bin yıllık o zahidin, o buzağının aÄŸzını baÄŸladı. Bu suretle din bilgisi sütünü emmesine, o yüce ve saÄŸlam köÅŸkün etrafında dönüp dolaÅŸmasına mani oldu. Duygu ehlinin, yalnız zahire itibar edenlerin bilgileri, o yüce bilgiden süt emmeleri için ağız bağıdır. Gönül katresine bir inci düÅŸtü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemiÅŸtir. Ey surete tapan! Niceye dek süret kaygısı? Senin manasız canın süretten kurtulmadı gitti. EÄŸer insan, süretle insan olsaydı Ahmet’le Ebucehil müsavi olurdu. Duvar üstüne yapılan insan resmide insana benzer. Bak, süret bakımından nesi eksik? O parlak resmin yalnız canı noksan. Yürü o nadir bulunan cevheri ara; Eshab-ı Kehf’in köpeÄŸine el verilince, dünyadaki bütün aslanların baÅŸları alçaldı. Canı, nur denizinde gark olduktan sonra ona, kötü ve çirkin süretin ne ziyanı var? Kalemler süreti övmezler. Kitaplara da adamın süretine ait vasıflar deÄŸil, “ alim, adalet sahibi “ gibi zatına ait vasıflar yazılır: Bilgi ve adalet sahibi… Hep manadır, onları önde, artta… bir yerde bulamazsın; zata ait sıfatlar Lamekan elinden cana ÅŸule vermektedir; can güneÅŸi, göklere sığamaz” dedi. Bu sözün sonu yoktur. Kulak ver tavÅŸan hikayesini anla! EÅŸek kulağını sat, baÅŸka bir kulak al ki bu sözü eÅŸek kulağı anlayamaz! Yürü, tavÅŸanın tilki gibi kurnazlığına bak, onun düÅŸüncesini ve aslanı maÄŸlup ediÅŸini gör! Bilgi Süleyman mülkünün hatemidir; bütün alem cesettir, ilim candır. Bu hüner yüzünden denizlerin, daÄŸların, ovaların mahlukatı, insanoÄŸluna karşı aciz kalmıştır. O yüzden kaplan, aslan; fare gibi korkmaktadır. O yüzden ovada, daÄŸda bütün vahÅŸi hayvanlar gizlenmiÅŸlerdir. O yüzden periler, ÅŸeytanlar, kenarı boylamışlar, her biri gizli bir yerde mekan tutmuÅŸlardır. İnsanoÄŸlunun gizli düÅŸmanı çoktur. İhtiyata riayet eden kiÅŸi akıllıdır. Bizden gizli; güzel, çirkin, nice mahlukat vardır ki onlar daima gönül kapısını çalıp dururlar. Yıkanmak için dereye girince derenin dibindeki diken sana zarar verir; gerçi diken suyun dibinde gizlidir, fakat sana batınca mevcudiyetini anlarsın. Vahiy ve vesveselerin ızdırapları, binlerce kiÅŸiden gelir, bir kiÅŸiden deÄŸil. Åžüphe ediyorsan sabret, duyguların deÄŸiÅŸince onları görürsün, müÅŸkül hallolur; O vakit kimlerin sözlerini ret etmiÅŸsin, kimleri kendine ulu eylemiÅŸsin görürsün. Ondan sonra dediler ki: “Ey çevik tavÅŸan! Aklındakini meydana çıkar! Ey bir aslanla pençeleÅŸen, kavgaya giriÅŸen, düÅŸündüÄŸün ÅŸeyi söyle! Danışmak, insana anlayış ve akıl verir; akıllar da akıllara yardım eder. Peygamber “Ey tedbir sahibi, danış ki kendisiyle danışılan kiÅŸi emindir” dedi. TavÅŸan, “Her sır söylenemez, gah çift dersin, tek olur; gah tek dersin, çift çıkar! Aynanın berraklığını, yüzüne karşı översen nefesinden ayna çabucak buÄŸulanır, bulanır, bizi göstermez olur. Åžu üç ÅŸey hakkında dudağını kıpırdatma: GittiÄŸin yol, paran, bir de mezhebin. Çünkü bu üçünün de düÅŸmanı çoktur. DüÅŸman bildi mi, sana pusu kurar. Bir iki kimseye söyledin mi, artık sırra veda et. İki kiÅŸiyi aÅŸan bir baÅŸkasına da söylenen her sır, yayılır. İki üç kuÅŸu birbirine baÄŸlasan elem içinde yerde hapis kalırlar. Üstü örtülü güzel bir tarzda, kurtulmak için konuÅŸur, danışırlar. Danışmaları, görenleri yanıltacak ÅŸekilde kinayelerledir. Peygamber, kapalı bir tarzda meÅŸveret ederdi. Eshap cevap verir, düÅŸman haberdar olmazdı. DüÅŸman, baÅŸtan ayağı bilmesin, bir ÅŸeyi sezmesin diye reyini kapalı misalle söylerdi. Bu misalle muradını anlatmış olurdu. AÄŸyar sorusundan bir koku bile duymaz, hiçbir ÅŸey anlamazdı” dedi. TavÅŸan, aslana gitmede biraz gecikti, sonra pençesi kuvvetli aslanın yanına gitti. Aslan tavÅŸan gecikti diye pençesi ile toprağı kazmakta, kükremekteydi: “Ben, o alçakların ahdi hamdır, ham ahitleri kötüdür, sözlerinde durmazlar demiÅŸtim. Onların gürültüleri beni yaya bıraktı. Bu felek beni ne vakte kadar aldatacak, ne vakte kadar? Tedbirsiz emir adamakıllı aciz kalır. Çünkü ahmaklığından dolayı ne önünü görür, ne ardını!” dedi. Yol düzgün ama altında tuzaklar var. Yazının tarzı hoÅŸ ama içinde mana kıt. Sözler, yazılar, tuzaklara benzer. Tatlı sözler bizim ömrümüzün kumudur.İçinde su kaynayan kum pek az bulunur; yürü, onu ara! Ey oÄŸul ! O kum, Tanrı eridir. O er kendinden ayrılmış Hak’a ulaÅŸmıştır.Ondan dinin tatlı suyu kaynayıp durmaktadır. İstekliler o sudan hayat bulurlar, geliÅŸirler, yetiÅŸirler. Tanrı erinden baÅŸkasını kuru kumsal bil ki o kumsal, her zaman senin ömür suyunu içer, mahveder. Hakim olan erden hikmet iste ki onunla görücü, bilici olasın. Hikmet arayan hikmet kaynağı olur, tahsilden ve sebeplere teÅŸebbüsten kurtulur. Bilgileri hıfzeden levh, bir Levh-i Mahfuz olur; aklı ruhtan nasiplenir, feyz alır. Önce aklı hoca iken, sonra akıl ona ÅŸakirt olur. Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım! Sen beni bırak, budan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı benim haddim bu karardır” der. Tembellik yüzünden ÅŸükür ve sabırla kalan, ancak ÅŸunu bilir: Ayağını “cebir” tutmuÅŸtur. (Bana bunu Tanrı vermiÅŸ demektedir).Cebir iddia eden, hasta deÄŸilken kendisini hasta göstermiÅŸtir. Nihayette hastalık o kimseyi sıhhatten ayırmıştır. Peygamber, “Åžakacıktan hastalanış gerçekten hastalık getirir ve o adam nihayet mum gibi söner gider” dedi. Cebir ne demektir? Kırık sarmak, yahut kopmuÅŸ damarı baÄŸlamak. Madem ki bu yolda ayağını kırmadın; kiminle alay ediyorsun, ayağını niye sardın? Çalışma yolunda ayağı kırılana derhal Burak geldi ona bindi. Din emirlerini yüklenmiÅŸti, ÅŸimdi kendi bindi… Ferman kabul ediciydi, makbul oldu.Åžimdiye kadar PadiÅŸahın fermanını kabul eder, o fermana uyardı, bundan sonra askere ferman verir! Åžimdiye kadar talih yıldızı ona tesir ederken bundan sonra o zat yıldızı üzerine emredici olur. EÄŸer sen bundan ÅŸüphelenirsen o halde “Åžakk-ı Kamer” den de ÅŸüphelisin. Ey gizlice heva ve hevesini tazeleyen kimse! İmanını tazele ama yalnız dille olmasın. Heva ve heves tazelenip durdukça iman taze deÄŸildir. Çünkü heva iman kapısının kilididir. Bakir sözü tevil etmiÅŸsin; sen kendini tevil et, Kur’anı deÄŸil. İsteÄŸine göre Kur’anı tevil ediyorsun. Yüce mana, senin tevilinden aÅŸağılandı, aykırı bir ÅŸekle girdi!!! Senin ahvalin bir sineÄŸe benzer ki o kendini bir adam sanırdı. İçmeden kendi kendine sarhoÅŸ olmuÅŸ, zerresini güneÅŸ görmüÅŸ. DoÄŸan kuÅŸlarının övüldüÄŸünü iÅŸitmiÅŸ; “ Åžüphe yok ki ben vaktin Anka’sıyım” demiÅŸti. O sinek eÅŸek sidiÄŸi birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baÅŸ kaldırıp. “ Ben, deniz ve gemi hikayesini okumuÅŸ, bir zaman bunu düÅŸünmüÅŸtüm. İşte ÅŸu deniz, ÅŸu gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanım” dedi.Deniz üstünde salınıp durmaktaydı. O kadarcık bir su ona haddinden fazla göründü.O sidik sineÄŸe göre hudutsuzdu. Sinekte onu olduÄŸu gibi görecek göz nerede? Onun alemi kendi görüÅŸüne göre olur. Gözü bu kadardır, denizi de ona göre! Batıl tevilci, sinek gibidir. Vehmi eÅŸek sidiÄŸi, tevil ve tasavvuru saman çöpüdür.EÄŸer sinek kendi reyiyle saÄŸlandığı tevilden geçse, baht o sineÄŸi hüma yapar. Bu ibret gözüne sahip olan sinek olmaz; ruhu, sürete layık olmayacak derecede yüksek bir zat olur. Aslanla pençeleÅŸen o tavÅŸan gibi. Onun ruhu, nasıl olur da küçücük cüssesine layık olur? Aslan hiddetle: “ DüÅŸman aldatıcı sözlerle gözümü kapattı. Cebrilerin hileleri beni baÄŸladı, tahta kılıçları vucudumu yordu. Bundan sonra ben artık o gürültüyü dinlemem. Onlar hep ÅŸeytanların, gulyabanilerin sesleri! Ey gönül; durma, onları parçala, derilerini yüz. Zaten onlar deriden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir! diyordu. Deriden maksat nedir? Renk renk laflar… su üstündeki, durmalarına imkan olmayan meneviÅŸler gibi. Bu söz deri gibidir, mana onun içi; bu söz, ceset gibidir, mana, can. Kötü iç’in ayıbını deri örter; iyi iç’i de gayret dolayısı ile Gayb alemi. Kalemin rüzgardan, kağıdın sudan olursa ne yazarsan derhal yok olur. Manasız söz su üstüne yazılan yazıdır. Ondan vefa umarsan iki elini ısırarak dönersin (piÅŸman olur). Rüzgar, insandaki heva ve arzudur. Heva ve hevesten geçersen Tanrı’nın haberi kalır, ondan haber alırsın. Tanrı’nın haberleri çok hoÅŸtu; çünkü baÅŸtan sona kadar ebedidir. Peygamberlerin ululuÄŸundan ve hutbelerinden gayrı padiÅŸahların hutbeleri, ululukları, adları, sanları deÄŸiÅŸir baki kalmaz.Çünkü padiÅŸahların kuvvetleri hevadandır. Peygamberlerin icazetnameleri ise ululuk sahibi Tanrı’dandır.Paralardan padiÅŸahların adlarını kazırlar; Ahmed’in adını ise kıyamete kadar hakkederler. Ahmed’in adı, bütün peygamberlerin adıdır. Yüz elimizde olunca doksan da bizde demektir. TavÅŸan aslana gitmede epeyce gecikti. Yapacağı hileyi kendisince kararlaÅŸtırdı. Bir hayli geciktikten sonra aslanın kulağına bir iki sır söylemek üzere yola düÅŸtü. Akıl diyarında nice alimler vardır! Bu akıl denizi ne kadar engindir. Bizim ÅŸu ÅŸeklimiz bu tatlı denizde su üzerinde kaseler gibi yüzer. İçi dolu olmadıkça kap, suyun yüzündedir.
Dolunca denize batar. Akıl gizlidir ortada bir alem görünüp durur. Bizim ÅŸeklimiz; o denizin dalgasından yahut ıslaklığından ibarettir. Süret o denize ulaÅŸmak için neyi vesile ederse etsin, deniz; süreti, o vesile yüzünden daha uzaÄŸa atar. Gönül, kendisine sır vereni; ok, kendisini uzaÄŸa atanı görmedikçe. Atımı kaybettim sanır, bindiÄŸi atı inat ve hırçınlıkla yolda hızlı hızlı koÅŸturur! O yiÄŸit atını kaybolmuÅŸ sanır. At ise onu yel gibi koÅŸturmuÅŸtur! O sersem bağırır, arar, tarar kapı kapı dolaşır, her tarafı arar sorar: “Atımı çalan nerede, kimdir?” Efendi, ÅŸu uyluÄŸunun altındaki mahluk ne? Evet, bu attır; fakat bu at nerede? Ey at arayan yiÄŸit binici, kendine gel! Can, apaçık olduÄŸundan, pek yakın bulunduÄŸundan görünmez. İnsan, içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir. Kırmızı, yeÅŸil ve sarı… bu üç renkten önce ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün? Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduÄŸundan dolayı o renkler senin nuru görmene perde olur. Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduÄŸunu görüp anladın. Harici nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün deÄŸildir. İçteki hayal rengi de böyledir. Dış renkleri güneÅŸ ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür. Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir. Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Tanrı nurudur. Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nurun zıddıyla sana sabit oldu ki, önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin. Tanrı; bu zıddıyetle gönül hoÅŸluÄŸu meydana gelsin, her ÅŸey iyice anlaşılsın diye hastalığı ve kederi yarattı. Åžu halde gizli olan ÅŸeyler, zıddıyetle ortaya çıkar. Hak’kın zıddı olmadığından gizlidir. Evvela nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduÄŸu için meydana çıkar. Sen nuru zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır gösterir. Varlık aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin. Hulasa gözlerimiz onu idrak edemez; o, bizi görür, idrak eder. Sen bunu, Musa ile Tur kısasında gör! Süretle manayı; aslanla orman, yahut ses ve sözle düÅŸünce gibi bil. Bu söz, bu ses, düÅŸünceden meydana geldi. Fakat düÅŸünce denizi nerede? Onu bilemezsin. Ama latif bir söz dalgası görünce onun denizinin de kadri yüce bir deniz olacağını anlarsın. Bilgiden düÅŸünce dalgası zuhura gelince mana, söz ve sesten bir süret düzdü. Sözden bir ÅŸekil doÄŸdu, yine öldü. Dalga kendini yine denize iletti.Süret süretsizlikten çıktı, yine süretsizliÄŸe döndü. Zira biz yine Tanrı’ya döneceÄŸiz. Åžu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor, diriliyorsun. Mustafa “dünya bir andan ibarettir” buyurdu. Bizim fikrimiz havada bir oktur. Havada nasıl durur? Tanrı’ya gelir. Her nefeste dünya yinelenir. Fakat biz, dünyayı öylece durur gördüÄŸümüzden bu yenilenmeden haberdar deÄŸiliz. Ömür su gibi yeniden yeniye akıp gider. Fakat cesette bir daimilik gösterir. Elinde hızlı hızlı oynattığın ucu ateÅŸli bir sopa nasıl upuzun ve tek bir ateÅŸ hattı gibi görünürse de pek çabuk akıp geçtiÄŸinden daimi bir ÅŸekilde görünür. AteÅŸli çöpü sallasan ateÅŸ gözüne upuzun görünür. Bu ömür uzunluÄŸu da Tanrı’nın tez tez halk etmesindendir. Tanrı’nın yeniden yeniye ve süratle halk etmesi ömrü öyle uzun ve daimi gösterir. Bu sırrı bilmek isteyen, pek büyük ve derin bir alim olsa bile kendiliÄŸinden bilemez, ona de ki: iÅŸte Hüsamettin buracıktadır. O ,yüce bir kitaptır. (ondan öÄŸren) Aslanın kızgınlığı arttı, titizlendi. Baktı ki tavÅŸan uzaktan geliyor. Korkusuz ve çalımlı bir tavırla hiddetli, titiz, kızgın, suratı asık bir halde koÅŸmakta, çünkü müteessir ve zebun bir halde geliÅŸten suçluluk anlaşılır. Ama cesurluk her türlü ÅŸüpheyi giderir. Aslanın hizasına yaklaşıp ilerleyince aslan bağırdı: “Bire adam evladı olmayan! Ben ki filleri parça parça etmiÅŸim; ben ki erkek aslanların kulağını burmuÅŸum; bir tavÅŸan parçası kim oluyor ki böyle benim emrimi ayak altına atsın! TavÅŸan uykusunu ve gafletini bırak; ey eÅŸek, bu aslanın kükreyiÅŸini dinle!” TavÅŸan dedi ki: “EÄŸer efendimiz affederlerse aman dileyeceÄŸim, mazeretim var.” Aslan “Ey ahmaklardan arda kalan, bu ne biçim özür? PadiÅŸahlar huzuruna bu zaman mı gelinir? Sen vakitsiz öten horozsun, başını kesmeli. Ahmağın mazereti dinlenmez. Ahmağın özrü kabahatinden beter olur. Cahilin özrü her ilmin zehridir. Ey tavÅŸan! Senin özründe bilgi yok. Ben tavÅŸan deÄŸilim ki kulağıma sokasın” dedi. TavÅŸan “PadiÅŸahım, adam olmayanı da adam sırasına koy; zulüm görenin mazeretine kulak ver! Hele mevkiinin sadakası olarak yolunu ÅŸaşıranı kendi yolundan sürme! Bütün ırmaklara su veren deniz bile her çöpü başının üstünde taşır. Deniz bu kereminden dolayı eksilmez; ihsanı yüzünden aÅŸağılanmaz” dedi. Aslan dedi ki: “Ben yerinde ve layık olana kerem ve ihsanda bulunurum; herkesin elbisesini boyuna göre biçerim.” TavÅŸan “Dinle, eÄŸer lütfa layık deÄŸilsem kahır ejderhasının önüne baÅŸ koydum, ne yaparsan yap! Ben kuÅŸluk vakti yola düÅŸtüm, arkadaşımla padiÅŸahıma geliyordum. ArkadaÅŸlarım, senin için baÅŸka bir tavÅŸanı da bana yoldaÅŸ etmiÅŸler. Bir erkek aslan, kulunuzun kanına kastetti. Yolda, bu iki yoldaÅŸa da sataÅŸtı. Ben ona “Biz padiÅŸahlar padiÅŸahının kuluyuz, o kapının iki küçük kapı yoldaşıyız” dedim. Dedi ki: “Utan be! PadiÅŸahlar padiÅŸahı dediÄŸin kim oluyor? Benim huzurumda öyle her adam olmayanın adını anma! EÄŸer huzurumdan iki adım ileri atarsan seni de, padiÅŸahını da paramparça ederim.” “Beni bırak, bir kerecik daha padiÅŸahımın yüzünü görüp seni haber vereyim” dedim. Dedi ki: “Yoldaşını huzurumda rehin bırak; yoksa sen benim kanunumca kurbansın.” Ona çok yalvardık, hiç fayda etmedi. Yoldaşımı alıp beni yalnız bıraktı. Arkadaşım hem ÅŸiÅŸmanlık ve letafetçe, hem de güzelli ve irilik bakımından benim üç mislimdi. Bundan böyle o aslan tarafından bu yol kapanmıştır, böyle bir düÅŸman yüzünden,PadiÅŸahım, yol baÄŸlıdır. Bundan sonra tahsisattan ümidini kes. Ben doÄŸru söylüyorum, doÄŸru söz acıdır. Sana tahsisat lazımsa yolu temizle. Haydi gel, o pervasızı oradan kaldır!” dedi. Aslan dedi ki: “Bismillah, haydi gel bakalım, nerede o? DoÄŸru söylüyorsan düÅŸ önüme! Onun da cezasını vereyim, onun gibi yüz tanesinin de. Fakat bu sözün yalansa seni cezalandırırım.” TavÅŸan; onu, kurduÄŸu dolaba düÅŸürmek için kılavuz gibi öne düÅŸtü. NiÅŸan koyduÄŸu bir kuyuya doÄŸru yola çıktılar. Aslana derin bir kuyuyu tuzak yapmıştı. Her ikisi de kuyunun bulunduÄŸu yere yaklaÅŸtılar. İşte sana hilebaz, saman altından su yürüten bir tavÅŸan! Su bir saman çöpünü ovaya götürür ama bir dağı nasıl sürükler acaba? Onun hile tuzağı aslana kemenetti. Ne tuhaf tavÅŸan ki bir aslanı avlıyor! Bir Musa, Firavun’u askeriyle, başındaki kalabalıkla Nil nehrinde öldürür; Bir sivrisinek yarım kanadıyla pervasızca başın beynini yarar. DüÅŸman sözü dinleyenin hali budur. Hasetçinin dostu olanın uÄŸradığı cezayı gör! Haman’ı dinleyen Firavun’un, Åžeytan’ı dinleyen Nemrud’un hali budur. DüÅŸman her ne kadar dostça söylerse de, her ne kadar taneden, yemden bahsederse de sen onu tuzak bil! Sana ÅŸeker verirse sen bunu zehir bil, bir lütufta bulunursa onu kahır bil! Kaza gelince kabuktan baÅŸka bir ÅŸey göremez, düÅŸmanları dostlardan ayıramazsın. Böyle olunca yalvarmaya baÅŸla, aÄŸlayıp inlemeye, tesbihe, oruca devam et! “Rabbim, sen gaipleri bilirsin. Günahtan dolayı bizden intikam alma” diye yalvar, yakar! “Ey aslanları yaratan! EÄŸer biz bir köpeklik etmiÅŸsek bu pusudan bizim üstümüze aslanı saldırma! Güzel suya ateÅŸ ÅŸeklini, ateÅŸe de su letafetini verme!” diye niyaz et! Yarabbi, sen kahır ÅŸarabıyla insanı sarhoÅŸ edersen yok olan ÅŸeylere varlık suretini verir, onları var gibi gösterirsin. SarhoÅŸluk nedir? Taşı gevher, yünü yeÅŸim taşı görecek derecede gözün baÄŸlanması, görmemesidir. SarhoÅŸluk nedir? Ilgın aÄŸacı göze sandal aÄŸacı görünecek kadar duyguların deÄŸiÅŸmesidir! Süleyman’ın büyük divan çadırı kurulunca bütün kuÅŸlar huzuruna geldiler. Onu kendi dilini anlar, sırrını bilir bir zat bulup huzuruna canla, baÅŸla bir bir koÅŸtular. Bütün kuÅŸlar, cik cik ötmeyi bırakmışlar; kardeÅŸinin seninle konuÅŸmasından daha fasih bir surette Süleyman’la konuÅŸmaya baÅŸlamışlardı. Aynı dili konuÅŸma, hısımlık ve baÄŸlılıktır. İnsan yabancılarla kalırsa mahpusa benzer. Nice Hintli, nice Türk vardır ki dildeÅŸtirler. Nice iki Türk de vardır kibirbirlerine yabancı gibidirler. Åžu halde mahremlik dili, bambaÅŸka bir dildir. Gönül birliÄŸi dil birliÄŸinden daha iyidir. Gönülden sözsüz, iÅŸaretsiz, yazısız yüz binlerce tercüman zuhur eder. KuÅŸların hepsi, bütün sırlarını, hünerlerine, bilgi ve iÅŸaretlerine ait ÅŸeyleri. Süleyman’a birer birer apaçık söylüyorlar, kendilerini bildirmek ve tanıtmak için öÄŸünüyorlardı. Bu öÄŸünmek kibirden, varlıktan dolayı deÄŸildi. Her kuÅŸ, onun huzuruna varsın, yakınlarından olsun diye öÄŸünüyordu. Bir kul, bir efendiye kul olmak dilerse hünerinden bir miktarını ona arz eder. Fakat o efendi tarafından satın alınmayı istemezse kendisini hasta, sağır, çolak ve topal gösterir. Hüthüdün hünerini arz etme sırası geldi; sanatını ve düÅŸüncelerini bildirme nöbeti eriÅŸti.
Dedi ki; “Ey PadiÅŸah, en küçük bir hünerimi kısaca arz edeyim. Kısa söylemek daha iyidir.” Süleyman “Söyle bakalım, o hangi hünerdir?” dedi. Hüthüt, “Gayet yükseklerde uçtuÄŸum zaman, havadan bakınca yerin ta dibindeki suyu görürüm. O su nerededir, derinliÄŸi ne kadardır, rengi nedir, topraktan mı kaynıyor, taÅŸtan mı? Hepsini görür, bilirim. Ey Süleyman! Ordu kurulacak yeri tayin etmek üzere beni sefere beraber götür” dedi. Süleyman da “Ey iyi yoldaÅŸ! Susuz ve uçsuz bucaksız çöllerde sen bize arkadaÅŸ ol; bu suretle su bulur, seferde yoldaÅŸlara saka olursun” dedi. Karga, bunu iÅŸitince hasedinden ilerleyip Süleyman’a “Hüthüt aykırı ve kötü söyledi. PadiÅŸah huzurunda söz söylemek, edebe aykırıdır. Hele yalan ve olmayacak söz olursa. EÄŸer onun böyle bir görüÅŸü olsaydı bir avuç toprak altındaki tuzağı nasıl görmezdi? Nasıl olur da tuzaÄŸa tutulurdu, nasıl olur da ümitsiz bir halde kafese girerdi?” dedi. Bunun üzerine Süleyman dedi ki: “Ey Hüthüt! Daha ilk kadehte böyle bulunman layık mı, akla sığar mı? Ayran içen! Kendini nasıl oluyor da sarhoÅŸ gösteriyor, huzurumda sonu yalan çıkacak bir söz söylüyorsun?” Hüthüt dedi ki: “ PadiÅŸahım, Allah aÅŸkına bu çıplak yoksul hakkında düaAÅŸmanın söylediÄŸi sözü dinleme! EÄŸer ettiÄŸim dava yalansa iÅŸte başımı koydum, boynumu vur! Kaza hükmünü inkar eden karga, binlerce aklı olsa yine kafirdir. Sende “kafirler” sözünden “ “ harfi, küfür sıfatlarından bir sıfat bulunsa kadının ferci gibi ÅŸehvet yerisin, pis pis kokarsın . EÄŸer kaza gözümü ve aklımı kapatmazsa ben tuzağı havada da görürüm. Fakat kaza gelince bilgi, uykuya dalar, ay kararır gün tutulur. Kazanın bu çeÅŸit hilesi nadir midir ki? Kaza ve kaderi inkar edenin inkarı bile bil ki kaza ve kaderdendir”. “Allemelesma” ya bey olan, her damarında yüz binlerce ilim bulunan insanlar atası, her ÅŸeyin adını, nasılsa öylece bilmiÅŸ sonunda ne olacaksa sonuna kadar da agah olmuÅŸtu. O, eÅŸyaya ne lakap verdiyse deÄŸiÅŸmemiÅŸtir; çevik dediÄŸi tembel çıkmıştır. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü; sonunda kafir olacak adamda ona belli oldu. Her ÅŸeyin adını bilenden iÅŸit; “Allemelesma” remzinin sırrını duy! Bize göre her ÅŸeyin adı, görünüÅŸe tabidir; nasıl görünüyorsa biz, ona öyle deriz. Fakat Tanrı’ya göre iç yüzüne hakikatine tabidir. Musa’ya göre sopasının adı asa; Yaratan yanında ise ejderha idi. Bu alemde Ömer’in adı puta tapan idi, halbuki “Elest” te onun ismi mümindi. Bizim yanımızda adı meni olan ÅŸey, Hak yanında ÅŸu benlikle zahir olan süretti. Bu meni yokluk aleminde vardı; eksiksiz, artısız aynen Tanrı’nın ilminde mevcuttu. Hasılı Tanrı indinde sonumuz ne olacaksa hakikatte adımız o olmuÅŸtur. Tanrı insana akıbetine göre bir ad koyar. Halkın taktığı ödünç ada göre deÄŸil! Adem’in gözü Tanrı’nın pak nuru ile gördüÄŸünden adların hakikati ve iç yüzü ona ayan olur. Melekler onda Hak nurunu görünce hepsi ona yüzüstü secdeye vardılar. Adını andığım ÅŸu Adem’i kıyamete kadar övsem, vasıflarını saysam yine övmekten acizim! Adem bunların hepsini bildi. Fakat kaza gelince nehyi bilme yüzünden hataya düÅŸtü. Acaba bu nehiy, haram olduÄŸundan mıdır, yoksa korkutmak için mi? Gönlünce tevili üstün tutunca kendisi hayrette iken tabiatı, buÄŸdaya doÄŸru koÅŸtu. Bahçıvanın ayağına diken batınca hırsız fırsat buldu, esvabını çalıp kaçtı. Adem hayretten kurtulup tekrar yola gelince gördü ki hırsız eÅŸyayı iÅŸ yerinden götürmüÅŸ! “Rabbena İnna zalemna” deyip ah etmeye baÅŸladı. Yani “karanlık bastı yol kayboldu” dedi. Bu kaza, güneÅŸi örten bir buluttur. Aslan ve ejderha bile ondan feryat ve figan etmektedir. “Kaza ve kader zuhur edince bir tuzağı bile görmüyorsam bu yolda cahil olan yalnız ben deÄŸilim ya!” Zorlamayı bırakıp feryad ü figana koyulan kiÅŸi ne kutlu kiÅŸidir; o, iyi bir iÅŸe sarılmıştır. EÄŸer kaza, seni gece gibi sararsa sonunda yine elinden tutacak odur. Yüz kere canına kastederse yine sana can veren, derdine derman olan kazadır. Bu kaza yüz kere yolunu kesse de yine senin çadırını göklerin üstüne kurar. Seni eminlik mülküne götürmek için bu korkutmasını inayet bil! Bu sözün sonu gelmez, söz de uzadı. Sen tavÅŸanla aslan hikayesini dinle. Kuyu yanına gelince aslan, tavÅŸanın geri kaldığını gördü. Dedi ki: “Niçin ayağını geri çektin. Ayağını geri çekme ileri gel!” TavÅŸan “Ayağım nerede? Elim ayağım kesildi. Canım tir tir titriyor,yüreÄŸim yerinden oynadı. Yüzümün rengini görmüyor musun? Altın sarısı gibi. Rengim, ne halde olduÄŸumu bildiriyor. Tanrı yüze “bildirici” demiÅŸtir. Onun için ariflerin gözü, yüze dalmış kalmıştır. Renk ve koku, can gibi haber verir; atın kiÅŸnemesi atın mevcudiyetini bildirir. EÅŸeÄŸin sesini kapının sesinden fark edesin diye her ÅŸeyin sesi, o ÅŸeyi haber verir. Peygamber insanları ayırt etmek hususunda “insan sözünde gizlidir” dedi. Yüzün renginde gönül halinden bir niÅŸan vardır. Bana acı sevgimi kalbinde tut! Kırmızı yüz sahibinin, refah ve saadetine delalet eder, sarı yüz, meÅŸakkat ve bela içinde olduÄŸunu bildirir. Elimi, ayağımı alana, yüzümün rengini uçurana, kuvvetimi giderene, çehremi bozana uÄŸradım. Önüne geleni kırana, aÄŸaçları kökünden, dibinden söküp çıkarana sataÅŸtım. Adamları, hayvanları, cemadat ve nebadatı mat edene rastladım. Bunlar cüziyattır, küllüyatın da onun yüzünden renkleri sararmış, kokuları bozulmuÅŸtur. Cihan; gah sabredip gah ÅŸükrettikçe baÄŸlar, bahçeler gah giyinir, gah çırılçıplak kalır. GüneÅŸ ateÅŸ renginde doÄŸmuÅŸken diÄŸer bir saatte baÅŸ aÅŸağı batar; göklerde parıldayan yıldızlar; zaman zaman ihtirake uÄŸrarlar. Güzellikte yıldızlardan daha parlak olan ay da ince aÄŸrıya tutulup hilal olur. Çok sakin ve edepli olan bir yeri de sarsıntı sıtmaya düÅŸürür. Nice daÄŸlar, bu ansızın gelen felaketten dolayı yeryüzüne kumlar gibi dağılıvermiÅŸtir! Ruhla eÅŸ olan hava bile kaza baÅŸ gösterince veba kesilir, ufunetlenir: Ruhun kız kardeÅŸi olan latif su, bir gölcükte sarı, acı ve bulanık bir hale gelir; azametli ve kibirli ateÅŸi bile bir yel söndürüverir! Denizin halini de ıstırabından, coÅŸkunluÄŸundan anla, akılının deÄŸiÅŸik durduÄŸunu, kalıptan kalıba girdiÄŸini bil! Tanrı rızasını arayıp duran başı dönmüÅŸ feleÄŸin hali de oÄŸullarının hali gibidir: Gah en altta, gah ortada, gah en tepede. Onda da bölük bölük kutlu ve yomsuz zamanlar var! Ey külliyat ile karışmış olan, ey insan! Basit cisimlerin halini de kendinden kıyas et! Külliyatın böyle hastalıkları, böyle dertleri olunca onların cüzilerinin yüzü nasıl sararmaz? Hele birbirine zıt olan ÅŸeylerden; su, toprak, ateÅŸ ve yelden meydana gelmiÅŸ cüzü… Koyunun kurttan kaçmasına ÅŸaşılmaz; ÅŸaşılacak ÅŸey bu koyunun kurda gönül vermesidir! SaÄŸlık zıtların sulhüdür; aralarında savaşın baÅŸlamasını da ölüm bil! Tanrı’nın lütfu, bu aslanla yaban eÅŸeÄŸine, bu iki zıtta, vefakarlık hususunda bir ülfet vermiÅŸtir. Dünya hasta ve mahpus olunca, hastanın fani olmasına ÅŸaşılır mı?” TavÅŸan aslana bu çeÅŸit nasihatler verip “Ben bu sebepler yüzünden geriledim” dedi. Aslan dedi ki: “Sen bu sebepleri bırak ta ÅŸu geriye çekilmenin sebebini söyle, benim maksadın o.” TavÅŸan, O “aslan bu kuyunun içinde oturuyor; bu kalenin içinde bütün afetlerden emin” dedi. Aklı olan kimse oturmak için kuyu dibini seçmiÅŸtir. Çünkü gönül, sefaları halvetler. Kuyunun karanlığı, halkın verdiÄŸi karanlıklardan daha iyidir. Halkın ayağını tutan, halkla karışıp görüÅŸen; başını kurtaramamış, selamete eriÅŸememiÅŸtir. Aslan “İleri yürü. Benim açacağım yara, onu kahreder, bir bak , o aslan orada mı?” dedi. TavÅŸan “Ben o ateÅŸten bir kere yanmışım. Sen beni kucağına alırsan, ey kerem madeni, ancak o vakit yardımınla gözümü açar, kuyuya bakabilirim” dedi. Aslan onu kucağına aldı. O da aslanın himayesinde kuyuya kadar vardı. Kuyunun içine, suya bakınca aslanın ve onun aksi parıldadı. Aslan su içinde parıldayan aksiiini gördü. Suda bir aslan ÅŸekliyle kucağında ÅŸiÅŸman bir tavÅŸan ÅŸekli gördü. Su içinde düÅŸmanını görünce tavÅŸanı bırakıp kuyu içine sıçradı.Kendi kazdığı kuyuya kendi düÅŸtü. Çünkü yaptığı zulüm kendi başına geldi. Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün alimler böyle dediler: Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. Adalet “daha kötüye daha kötü ceza verilir” buyurmuÅŸtur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için tuzak hazırlıyorsun. İpek böceÄŸi giiibi kendi etrafını örme; kendine kuyu kazarsan bari kararlıca kaz! Zayıfları sen yardımcısız, kimsesiz sanma; Kur’andan “İza cae nasrullah”ı oku. Sen filsen, düÅŸmanın senden ürkmüÅŸse sana ceza olarak iÅŸte ebabil kuÅŸu gelip çattı. Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar. Sen birisini diÅŸinle ısırıp da kan içinde bırakırsan diÅŸ aÄŸrısına tutulunca ne yaparsın? Aslan, kuyuda kendisini görünce hiddetinden o anda kendini düÅŸmanından ayırt edemedi. Kendi aksini kendi düÅŸmanı sandı, hulasa kendine kılıç çekti. Ey Adam! İnsanlarda gördüÄŸün bir çok zulümler, senin huyundur; sen kendi huyunu onlarda görüyorsun. Senin varlığın, nifakın, zulmün, gafletin onlara aksetmiÅŸtir. Sen o sun, sen kendini yaralamaktasın. O anda lanet ipliÄŸini kendine kendin dokuyorsun! O kötülüÄŸü sen kendinde açıkça görmüyorsun. Görsen kendine kendin candan düÅŸman olurdun. Ey ahmak kendine saldıran o aslan gibi sen de kendine saldırıyorsun. Ahlakının künhüne eriÅŸir, hakikatini anlarsan o adam olmamazlığın senden olduÄŸunu bilirsin. Aslan; baÅŸka bir aslan gibi görünen ÅŸeklin, kendi aksinden ,ibaret olduÄŸu kuyu dibinde zahir oldu. Bir zayıfın diÅŸini söken, o ters gören aslanın iÅŸini iÅŸlemektedir. Ey baÅŸkasının yüzünde kötü bir ben gören! GördüÄŸün kendi beninin aksidir, ondan nefret etme! “Müminler birbirinin aynasıdır”. Bu haberi Peygamberden rivayet etmediler mi? Gözünün önüne gök renkli bir cam koymuÅŸsun, o sebepten alem sana gök görünüyor. Kör deÄŸilsen bu körlüÄŸü kendinden bil. Kendine kötü de baÅŸkasına deme! EÄŸer mümin Tanrı nur ile bakmamış olsaydı; gaip mümine bütün çıplaklığı ile nasıl görünürdü? Fakat sen Tanrı nuru ile deÄŸil Tanrı ateÅŸi ile baktığından kötülükte kaldın iyilikten gafil oldun. İyiliÄŸi kötülükten ayırt edemedin, kötülükten de gafil oldun; iyilikten de. Ey gama kedere dalmış adam! Azar azar ateÅŸe nur serp ki ateÅŸin nura dönsün. Ya Rabbi, sen de o tertemiz suyu serp de alemin ÅŸu ateÅŸi tamamıyla nur olsun. Denizin suyu hep ferman altındadır; ya Rabbi su da senindir, ateÅŸ de. Sen istersen ateÅŸ, latif su olur; dilemezsen su bile ateÅŸ kesilir. Bizim ÅŸu niyazımızı da yine sen ilham etmektesin. Zulümden kurtulmamız, senin ihsanındır. Sen bize bu isteÄŸi, biz istemeksizin verdin, hadsiz, hesapsız ihsanlar da bulundun. TavÅŸan kurtulduÄŸuna sevinerek ovaya, av hayvanlarına koÅŸtu. Aslanın kuyuda öldüÄŸünü görünce çayıra doÄŸru güle oynıya gitmekte idi. Ölümün pençesinden kurtulduÄŸundan ayağı yerden kesilmiÅŸ, sevinmiÅŸ; el çırpmakta, dallar, yapraklar gibi yeÅŸermiÅŸ neÅŸelenmiÅŸ, oynamaktaydı. Dallar, yapraklar toprak hapsinden kurtulunca baÅŸlarını yükseltir, rüzgarın eÅŸi arkadaşı olurlar. Yapraklar, daldaki tomurcukları yarıp çıkınca aÄŸacın ta üstüne çıkarlar. Her meyve ve her yaprak, tomurcuÄŸunun diliyle Tanrı’nın ÅŸükrünü terennüm eder. Bizim aslımızı ihsan sahibi Tanrı yetiÅŸtirdi, nihayet aÄŸaç kalınlaÅŸtı, doÄŸrulup yükseldi de. Su çamur içinde olan canlar da bataklıklardan, su ve çamurdan kurtulunca gönülleri sevinç dolu bir halde. Tanrı aÅŸkının havasında raks ederler; ayın on dördü gibi noksansız ve tam bir hale gelirler. Tenleri oynayıp durur, ya canları ne haldedir? Sorma! Tamamı ile can olanlara gelince; onları hiç sorma (anlatmaya imkan yok!) TavÅŸan aslanı zindana soktu, aslan için ne ayıp ÅŸey; bir tavÅŸancıktan geri kaldı! Böyle bir ayıba sahip olduÄŸu halde ÅŸaşılacak ÅŸey ÅŸurasıdır ki bir de kendisine Fahrettin lakabını takmalarını ister! Ey kiÅŸi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde mahpus kalan bir aslansın. TavÅŸan gibi olan nefsin seni nasıl kahretti? Senin tavÅŸan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk ve sefa etmekte. Sen ise ÅŸu dedikodu, bahis ve münakaÅŸa kuyusunun dibindesin! O aslan avcısı tavÅŸan, av hayvanlarının bulunduÄŸu yere koÅŸup “birbirinizi muÅŸtulayın. Size müjdeci geldi. Müjde ey zevki sefaya dalmış olanlar! Müjde ki o cehennem köpeÄŸi, geldiÄŸi cehenneme gitti. Müjde! Tanrı, o can düÅŸmanının diÅŸlerini söktü. Pençesiyle nice baÅŸlar ezen düÅŸmanı, ölüm süpürgesi çerçöp gibi süpürdü gitti” dedi. O zaman bütün hayvanlar, sevinçli bir halde gülüp oynayarak, onun yüzünü öptüler. Etrafına halka oldular. O çıraÄŸ gibi ortalarındaydı. Bütün sahradakiler ona secde ettiler. “Sen gökten inen bir melek misin, yoksa peri misin? Hayır ne meleksin ne peri! Sen, erkek aslanların azrailisin! Ne olursan ol; canımız sana kurban olsun! Ona galip geldin, elin kolun saÄŸ olsun! Tanrı bu suyu senin arkından akıttı; eline koluna aferin. Bir daha söyle! Onu hile ile nasıl inandırdın; o zalimi düzenle nasıl kahrettin? Bir daha söyle ki hikayen dertlere derman, canlara merhem olsun! Bir daha söyle ki o sitemkarın zulmünden canlarımızda yüz binlerce yaralar var” dediler. TavÅŸan dedi ki: “Ey ulular! Tanrı yardım etti, yoksa dünyada bir tavÅŸan kim oluyor ki? Koluma kuvvet, kalbime kudret verdi, cenneti, huriyi kucağıma attı. Üstünlükler Hak’tan gelir, hallerin deÄŸiÅŸmesi de ondandır. Hak; bu kuvvet kudreti zan ve yakin ehline nöbetleÅŸe göstermektedir. Ey ikbal nöbetine eriÅŸen! Kendine gel, sevinme! Sen nöbetle mukayyetsin, hürlük taslama! Saltanatı nöbetten üstün olan, ikbali ebedi bulunan nöbet davulunu yedi yıldızdan üstün bir yerde çalarlar. Nöbetten üstün olanlar, baki padiÅŸahlardır; onlar daima ruhlara sakidir. Bir iki gün su içmeyi terk edersen aÄŸzını ebediyet ÅŸarabına daldırır, o hakikat ÅŸarabını içersin.
