Övülmeyi sevmek ve istemek kalbî bir hastalıktır
18 Ocak 2008 Yazar: kara_al |
Kategori: Aktüel
Etiketler:Fethullah Gülen, iman, kalb, maneviyat, övünmek, ruh hastalığı
İnsanın gönül dünyasını yavaÅŸ yavaÅŸ harap eden, manevi melekelerini birer birer öldüren hastalıklardan biri de övülmeyi sevmek ve her fırsatta methedilmeyi istemektir. Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve baÅŸarılarla nazara verilmek arzusu, tedavisi zor bir kalb marazıdır. Müminler arasında da hakkında methiyeler yazılmasını ve övgüler sıralanmasını dileyen insanlar olabilir; fakat, kibir, gurur ve bencillikten kaynaklanan methedilme isteÄŸi daha çok müÅŸriklerde ve münafıklarda görülen bir ruh hastalığıdır. İmanın tadını alamamış kimseler, sadece yaptıklarıyla ve sahip oldukları bir kısım vasıflarla deÄŸil, yapmadıkları iÅŸlerle ve hiçbir katkıda bulunmadıkları baÅŸarılarla da övülmeyi, hiç layık olmadıkları güzel sıfatlarla da vasfedilmeyi arzularlar. Nitekim, Kur’an-ı Kerim böylelerini bekleyen acı sonu hatırlatma sadedinde -meâlen- ÅŸöyle buyurmuÅŸtur: "Zannetme ki, yaptıklarından ötürü sevinip şımaran, yapmadıkları iÅŸlerden dolayı da övülmek isteyen kimseler -evet, sanma ki onlar- azaptan yakayı kurtaracaklar! Onlara hem de can yakıcı bir azap vardır." (Âl-i İmran, 3/188) Tefsircilere göre, bu ayet-i kerimeyle o zamanki Ehl-i kitap bilginleri ve münafıklar kastedilmektedir. Zira, bu ayetin sebeb-i nüzulüyle alakalı olarak ÅŸu iki hadise rivayet edilmektedir: Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir defasında Ehl-i Kitab’ın önde gelenlerine kendi dinleriyle alakalı bir hususu sormuÅŸtu. Onlar, hakikatin bilinmesini kendi aleyhlerinde saydıklarından gerçeÄŸi gizleyip yalan yanlış bazı ÅŸeyler söylemiÅŸlerdi. Yaptıkları bu iÅŸ çok hoÅŸlarına gitmiÅŸti; üstelik verdikleri bu yanlış bilgiden ötürü bir de teÅŸekkür beklemiÅŸlerdi. Söz konusu beyan-ı ilahî iÅŸte o sözde alimlerin içyüzlerini ortaya koymaktadır. DiÄŸer taraftan, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) cihada çıktığında bazı münafıklar deÄŸiÅŸik bahanelerle Müslümanlardan ayrılır ve geride kalırlardı. Åžayet Müslümanlar yenilecek olurlarsa, onlar savaÅŸa katılmadıkları için çok sevinir, insanlar arasında kibirle, gururla dolaşır ve akıllılık, ileri görüÅŸlülük taslarlardı. EÄŸer, müminler galip gelip ganimetler elde ederek dönerlerse, o zaman da geride durarak orada yapılması gereken iÅŸleri üzerine aldıklarını, ayrı kalmış olsalar bile kalblerinin hep cihad meydanında, arkadaÅŸlarının yanında bulunduÄŸunu ve dualarıyla onları desteklediklerini iddia edip zaferden kendilerine de pay çıkarır ve yapmadıkları ÅŸeylerle övülmeyi, takdir edilmeyi, mükafat görmeyi beklerlerdi. İşte, ayet-i kerime yaptıklarından ötürü sevinip şımaran ve yapmadıkları iÅŸlerden dolayı bile övülmekten hoÅŸlanan bu münafıkları açığa vurmaktadır. En tipik narsistler Bu açıdan denebilir ki; üzerinde durduÄŸumuz ayet-i kerime, hem insanlara emrettiklerini kendisi uygulamadığı ve dine-diyanete özde baÄŸlı olmadığı halde çok dindar, çok hâlis ve çok müttaki görünen, bu görüntüsünden ve yalan-yanlış bilgilerinden dolayı da takdir edilip övülmeyi bekleyen ehl-i kitap bilginlerini, hem akide ve düÅŸüncelerinde inkârcı olmasına raÄŸmen farklı bir tavır ve kanaat sergileyen, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranan ve her zeminde ayrı bir hal ortaya koyarak hüsn-ü kabul ve kâr payı arayan riyakâr ve münafıkları, hem de iman kalbinde oturaklaÅŸmadığından Cenâb-ı Allah’ın takdirini ve ahiret semerelerini yeterli bulmayan, insanların övgülerini ve dünyevî lezzetleri de arzulayan bazı Müslümanları tehdit etmektedir. Evet, bu âyet, müÅŸrikler ve münafıklar sebebiyle inmiÅŸ olsa da, baÅŸkaları tarafından methedilmeyi bir fazilet sayan, bu küfür ve nifak sıfatından uzak duramayan ve gurur, kibir, ucub gibi öldürücü virüslerden kurtulamayan Müslümanlarla da alâkalıdır. Haddizatında, yapıp ettikleriyle gururlanıp şımaran, yapmadıklarını bile yapmış gibi gösterip övünen ve onlarla övülmekten hoÅŸlanan kimselerdeki ruh sefaletinin sebepleri hep aynı hususlardır. Onlar, dinin esaslarından habersiz, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde, ÅŸöhretperestliÄŸe müptela ve bohemce yaÅŸamaya meyilli kimselerdir. Bu zelil insanların çoÄŸu, üstün sıfatlarla yaratılmış olduklarına inanır, kendilerini farklı görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon adamı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Pöhpöhe açık ve alkışa teÅŸne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaÅŸlarının iddiaları da eklenince ortaya en tipik narsistler çıkar. Peygamberâne tevazu Oysa, hakiki müminin en belirgin özelliÄŸi tevazu ve mahviyettir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin ÅŸuurundadır ve kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. O, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmez; hatta ilahî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa halkın en ÅŸerlisi derekesine düÅŸeceÄŸinden korkar. Dolayısıyla da, methedilmekten hiç hoÅŸlanmaz, övülmekten memnun olmaz. Birisi ona ithafen Firdevsî’nin destanı gibi bir destan yazsa ya da okusa, onu bile duymazlıktan gelir veya hiç üzerine almaz. Benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeÅŸit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduÄŸu yerde boÄŸma çabası gösterir. Hele lehte de olsa mübalaÄŸalı sözleri hiç sevmez; onları büyük birer iddia ve zımnî yalan kabul eder. Takdir, tebcil ve övgüler karşısında mümince tavır mahviyettir; "Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baÅŸ baÅŸa bırakıp ayağımı kaydırma!" diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteal’e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı müminler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile baÅŸkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir. ÖZETLE 1- Hep üstün sıfatlarla anılmak, medh ü senâlarla yâd edilmek ve sürekli iyilikler, meziyetler ve baÅŸarılarla nazara verilmek arzusu tedavisi zor bir kalb hastalığıdır. 2- Hakiki mümin tevazu ve mahviyet sahibidir. İnanan bir insan Hak karşısında gerçek yerinin ÅŸuurundadır ve kendini insanlardan bir insan kabul eder. 3- Medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün müminler için bir vazifedir. Aksi halde ayaklar kayabilir. 18 Ocak 2008, Cuma orjinali

oku