Risale-i Nur’dan (BİRİNCİ MEKTUP)
14 Åžubat 2008 Yazar: kara_al |
Kategori: Risale-i Nur'dan
Etiketler:ayet, cehennem, cennet, din, maneviyat, nur, risale, risale oku

BİRİNCİ MEKTUP
Dört sualin muhtasar cevabıdır. Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar? Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beÅŸtir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında ÅŸüphe etmiÅŸler. Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir. İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beÅŸeriyet levazımatıyla daimî mukayyet deÄŸillerdir. Bazen, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur deÄŸillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i ÅŸuhud ve keÅŸif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüÅŸür. Fakat Bazen o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur. Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beÅŸeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, ÅŸeriat-i Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek" * meâlindeki hadisin sırrı ÅŸudur ki: Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiÄŸi cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceÄŸi bir sırada, nasıl ki İsevîlik ÅŸahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiÅŸ dinsizliÄŸin ÅŸahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik ÅŸahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliÄŸin ÅŸahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek. Dördüncü tabaka-i hayat: Åžüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’ân’la, ÅŸühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, ÅŸüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüÅŸ bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüÅŸ biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, ÅŸühedanın lezzetine yetiÅŸmez. Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduÄŸunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam ÅŸu lezzet kaçacak" diye düÅŸünür. DiÄŸeri rüyada olduÄŸunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve ÅŸühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, ÅŸühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini saÄŸ bildikleri sabit ve katîdir. Hattâ, Seyyidü’ÅŸ-Åžüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî iÅŸlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiÅŸ. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeÄŸenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime ÅŸehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduÄŸum zaman, mahall-i defnini bilmediÄŸim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte’l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmiÅŸim. Onu ÅŸüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüÅŸ biliyormuÅŸ; benim için çok aÄŸladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilâsından çekindiÄŸi için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î rüya, bazı ÅŸerâit ve emâratla, geçen hakikate bana ÅŸuhud derecesinde bir kanaat vermiÅŸtir. BeÅŸinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ deÄŸildir. Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keÅŸfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i katiye ile ispat etmiÅŸtir. İkinci Sual: Furkan-ı Hakîmde, -1- gibi âyetlerde, "Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir" diye ifham ediliyor. Halbuki, zâhiren mevt inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimü’l-lezzâttır. Nasıl mahlûk ve nimet olabilir? Elcevap: Birinci sualin cevabının âhirinde denildiÄŸi gibi, mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebdedir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdirledir. Öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdirle, bir hikmet ve tedbirledir. Çünkü, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduÄŸunu gösteriyor. Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessühle, çürümek ve dağılmakla göründüÄŸü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teÅŸekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoÄŸurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeÄŸin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduÄŸu için, ÅŸu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır. Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menÅŸe olduÄŸundan, o mevt onların hayatından daha muntazam ve mahlûk denilir. İşte, en ednâ tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahlûk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette, yeraltına girmiÅŸ bir çekirdeÄŸin hava âleminde bir aÄŸaç olması gibi, yeraltına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir. Amma mevt nimet olduÄŸunun ciheti ise, çok vücuhundan dört veçhine iÅŸaret ederiz.Birincisi: AğırlaÅŸmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzâd edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuÅŸmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduÄŸundan, en büyük bir nimettir. İkincisi: Dar, sıkıntılı, daÄŸdaÄŸalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs’atli, sürurlu, ıztırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkînin daire-i rahmetine girmektir. Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, ÅŸerâit-i hayatiyeyi ağırlaÅŸtıran birçok esbab vardır ki, mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuÅŸ peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde ÅŸimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduÄŸunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın ÅŸedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduÄŸu anlaşılır. Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir-hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için. Öyle de, nevmin büyük kardeÅŸi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevk eden belâlarla müptelâ olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalâlet için, müteaddit Sözlerde katî ispat edildiÄŸi gibi, mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azap içinde azaptır; o bahisten hariçtir. Üçüncü Sual: Cehennem nerededir? Elcevap: Lâ ya’lemul gaybe illallah -1- Gul İnnemel İlmu İndallah -2- Cehennemin yeri, bazı rivâyatla, "tahte’l-arz" denilmiÅŸtir. BaÅŸka yerlerde beyan ettiÄŸimiz gibi, küre-i arz, hareket-i seneviyesiyle, ileride mecma-ı haÅŸir olacak bir meydanın etrafında bir daire çiziyor. Cehennem ise, arzın o medar-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateÅŸ olduÄŸu içindir. Küre-i arzın seyahat ettiÄŸi mesafe-i azîmede pek çok mahlûkat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiÄŸi gibi, nursuz çok küreler, mahlûklar, gözümüzün önünde olup göremiyoruz. Cehennem ikidir. Biri suÄŸrâ, biri kübrâdır. İleride, suÄŸrâ kübrâya inkılâp edeceÄŸi ve çekirdeÄŸi hükmünde olduÄŸu gibi, ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i SuÄŸrâ, yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i tabakatü’l-arzca malûmdur ki, ekseriya her otuz üç metre hafriyatta, bir derece-i hararet tezayüd eder. Demek, merkeze kadar nısf-ı kutr-u arz, altı bin küsûr kilometre olduÄŸundan, iki yüz bin derece-i harareti câmi, yani iki yüz defa ateÅŸ-i dünyevîden ÅŸedit ve rivayet-i hadise muvafık bir ateÅŸ bulunuyor. Åžu Cehennem-i SuÄŸrâ, Cehennem-i Kübrâya ait çok vezâifi, dünyada ve âlem-i berzahta görmüÅŸ ve ehâdislerle iÅŸaret edilmiÅŸtir. âlem-i âhirette, küre-i arz nasıl ki sekenesini medar-ı senevîsindeki meydan-ı haÅŸre döker. Öyle de, içindeki Cehennem-i SuÄŸrâyı dahi Cehennem-i Kübrâya emr-i İlâhî ile teslim eder. Ehl-i İtizâlin bazı imamları "Cehennem sonradan halk edilecektir" demeleri, halihazırda tamamıyla inbisat etmediÄŸinden ve sekenelerine tam münasip bir tarzda inkiÅŸaf etmediÄŸinden galattır ve gabâvettir. Hem perde-i gayb içindeki âlem-i âhirete ait menzilleri dünya gözümüzle görmek ve göstermek için, ya kâinatı küçültüp iki vilâyet derecesine getirmeli, veyahut gözümüzü büyütüp yıldızlar gibi gözlerimiz olmalı ki, yerlerini görüp tayin edelim. -1- , Ahiret âlemine ait menziller bu dünyevî gözümüzle görülmez. Fakat, bazı rivâyâtın iÅŸârâtıyla, âhiretteki Cehennem bu dünyamızla münasebettardır. Yazın ÅŸiddet-i hararetine -2- denilmiÅŸtir. Demek, bu dünyevî, küçücük ve sönük akıl gözüyle o büyük Cehennem görülmez. Fakat ism-i Hakîmin nuruyla bakabiliriz. Åžöyle ki: Arzın medar-ı senevîsi altında bulunan Cehennem-i Kübrâ, yerin merkezindeki Cehennem-i SuÄŸrayı güya tevkil ederek bazı vezâifini gördürmüÅŸ. Kadîr-i Zülcelâlin mülkü pek çok geniÅŸtir; hikmet-i İlâhiye nereyi göstermiÅŸse Cehennem-i Kübrâ oraya yerleÅŸir. Evet, bir Kadîr-i Zülcelâl ve emr-i Kün fe Yekün -3- mâlik bir Hakîm-i Zülkemal, gözümüzün önünde, kemâl-i hikmet ve intizamla kameri arza baÄŸlamış; azamet-i kudret ve intizamla arzı güneÅŸe raptetmiÅŸ; ve güneÅŸi, seyyârâtıyla beraber, arzın sürat-i seneviyesine yakın bir süratle ve haÅŸmet-i rububiyetiyle, bir ihtimale göre ÅŸemsü’ÅŸ-ÅŸümus tarafına bir hareket vermiÅŸ; ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları saltanat-ı rububiyetine nuranî ÅŸahitler yapmış, onunla saltanat-ı rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiÅŸ bir Zât-ı Zülcelâlin kemâl-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı rububiyetinden uzak deÄŸildir ki, Cehennem-i Kübrâyı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iÅŸ’âl etsin, hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennetten yıldızlara nur verip, Cehennemden nar ve hararet göndersin; aynı halde, o Cehennemin bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahpes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki, daÄŸ gibi koca bir aÄŸacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette, o Zât-ı Zülcelâlin kudret ve hikmetinden uzak deÄŸildir ki, küre-i arzın kalbindeki Cehennem-i SuÄŸrâ çekirdeÄŸinde Cehennem-i Kübrâyı saklasın. Elhasıl: Cennet ve Cehennem, ÅŸecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eÄŸilerek giden bir dalın iki meyvesidir. Meyvenin yeri ise, dalın müntehâsındadır. Hem ÅŸu silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri, silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakîli aÅŸağı tarafında; nuranîsi, ulvîsi yukarı tarafındadır. Hem ÅŸu seyl-i ÅŸuûnâtın ve mahsulât-ı mâneviye-i arziyenin iki mahzenidir. Mahzenin mekânı ise, mahsulâtın nevine göre, fenası altında, iyisi üstündedir. Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-ı seyyâlenin iki havuzudur. Havuzun yeri ise, seylin durduÄŸu ve tecemmu ettiÄŸi yerdedir. Yani, habîsâtı ve müzahrefâtı esfelde, tayyibâtı ve sâfiyâtı âlâdadır. Hem lütuf ve kahrın, rahmet ve azametin iki tecellîgâhıdır. Tecelligâhın yeri ise her yerde olabilir. Rahmân-ı Zülcemâl ve Kahhâr-ı Zülcelâl nerede isterse tecellîgâhını açar. Amma Cennet ve Cehennemin vücutları ise, Onuncu ve Yirmi Sekizinci ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerde gayet katî bir surette ispat edilmiÅŸtir. Åžurada yalnız bu kadar deriz ki: Meyvenin vücudu dal kadar ve neticenin silsile kadar ve mahzenin mahsulât kadar ve havuzun ırmak kadar ve tecelligâhın, rahmet ve kahrın vücutları kadar katî ve yakindir. Dördüncü Sual: Mahbuplara olan aÅŸk-ı mecazî aÅŸk-ı hakikîye inkılâp ettiÄŸi gibi, acaba ekser nasta bulunan, dünyaya karşı olan aÅŸk-ı mecazî dahi bir aÅŸk-ı hakikîye inkılâp edebilir mi? Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aÅŸk-ı mecazî, eÄŸer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fenâ çirkinliÄŸini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbup arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diÄŸer yüzüne bakmaya muvaffak olursa, o gayr-ı meÅŸru mecazî aÅŸk, o vakit aÅŸk-ı hakikîye inkılâba yüz tutar. Fakat bir ÅŸartla ki, kendinin zâil ve hayatıyla baÄŸlı kararsız dünyasını haricî dünyaya iltibas etmemektir. EÄŸer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düÅŸer, boÄŸulur. MeÄŸer ki, harika olarak bir dest-i inâyet onu kurtarsın. Åžu hakikati tenvir için ÅŸu temsile bak: Meselâ, ÅŸu güzel, ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam aynası bulunsa, o vakit beÅŸ oda olur: biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî. Herbirimiz, kendi aynamız vasıtasıyla, hususî odamızın ÅŸeklini, heyetini, rengini deÄŸiÅŸtirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeÅŸil boyasak yeÅŸil gösterir. Ve hâkezâ, ayninede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz. ÇirkinleÅŸtirir, güzelleÅŸtirir, çok ÅŸekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve taÄŸyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmakla odanı harap edebilirsin; ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın. İşte, dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı bir endam aynasıdır. Åžu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direÄŸi, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sayfadır, hayatımız bir kalem-onunla, sahife-i a’mâlimize geçecek çok ÅŸeyler yazılıyor. EÄŸer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki, dünyamız, hayatımız üstünde bina edildiÄŸi için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız ayna olduÄŸu ve temsil ettiÄŸi güzel nukuÅŸ-u esmâ-i İlâhiyeye döner, ondan cilve-i esmâya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennetin muvakkat bir fidanlığı olduÄŸunu derk edip, ona karşı ÅŸedit hırs ve talep ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sümbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aÅŸk hakikî aÅŸka inkılâp eder. Yoksa, -1- sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düÅŸünmeyerek hususî, kararsız dünyasını aynı umumî dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farz ederek dünyaya saplansa, ÅŸedit hissiyatla ona sarılsa, onda boÄŸulur, gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azaptır. Çünkü, o muhabbetten yetimâne bir ÅŸefkat, meyusâne bir rikkat tevellüt eder. Bütün zîhayatlara acır, hattâ güzel ve zevâle maruz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir ÅŸey gelmez, ye’s-i mutlak içinde elem çeker. Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o ÅŸedit ÅŸefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki, acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâkînin bâki esmâsının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; ÅŸefkati bir sürura inkılâp eder. Hem zeval ve fenâya maruz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakış ve tahsin ve san’at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teÅŸhir-i san’at için bir tazelendirmek ÅŸeklinde görüp, lezzetini ve ÅŸevkini ve hayretini ziyadeleÅŸtirir. El-Baki Hüvel Baki Said Nursi
